x (ev arkadaşım): abi o neydi?
ben: kutup ayısıymış
x: tropik adada ne işi var
b: onlar da aynı soruyu sordu
x: abi bak gör bunun sonunda kesin böyle labaratuvarlar felan çıkacak
b: nası yani
x: mutant abi bunlar, military operation bu kesin
b: ulen bu adam sakatmış
x: abi bu adada kesin bişey var, magic
b: boşuna psikopat dememişim, böye ava gidecekmiş bide
x: tekerlekli sandalyesi de baya bi işe yaradı
b: :):):):):)
olayın en heyecanlı yerlerinden biri, bölüm 3, adadan sesler geliyor ve ağaçları devirerek sahile doğru bişey geliyor, ev arkadaşım elinde televizyonun kumandasında ses açma tuşunun tabiri caizse suyunu çıkartıyor ama nafile, zaten o sırada kumandayı düşünmüyor bile. uzunca anlattığım bu an, olay için uzun sayılabilecek kadar uzun; en az 5-6 saniye sürüyor. geyik bunun neresinde diye düşünenlere: biz lost'u laptoptan izliyoruz :)
y (başka bir ev arkadaşı): abi bu kate yazık
b: hayırdır
y: adaya giderken alacak üç şeyden birini almış
b: neymiş o abi
y: I love you
b: yani
y: bu jack'e yanık, başrolü kapmış
x: abi o telefondaki eşi mi
b: sanmam
y: o zaman date
b: ---
x: ama ajan bu adam, undercover, kesin bu partner ı
b: yok abicim, bu hatun parayla sohbet ediyor
x: nasıl abi
b: telekız gibi bişi
y: baya pahallıymış
x: ne kadar dedi abi
y: 90 dolar saati
b: yuh
y: değmez
b ve x: :):):):)
Thursday, June 28, 2007
kedi beşiği
melis: abi bişey diyecem
ben: de güzelim
melis: abi öyle başlama, gardım düşüyor. kötü bişeyler söyleyecem
ben: olsun bi tanem, senin canın sağolsun
melis: abi ben gidiyorum, senden bana hayır yok
ben: nereye
melis: başka bir sıcak yuvaya
ben: orası neresiymiş, bi yer ayarladın mı?
melis: bulurum nasılsa. bulamaz mıyım?
ben: yoo, bulursun eminim. gençsin, güzelsin
melis: yapma abi ya
ben: yine ne yaptım
melis: yolumu kesiyorsun
ben: yok yav, git hadi. engel olan yok
melis: abi aslında herşey daha güzel olabilir, bi ne istediğimi anlayabilsen
ben: ne istiyorsun, anlat bakalım. bi erkeğe anlattığını unutma; açık açık söyle
melis: sabahtan akşama yatmak istiyorum
ben: akşamdan sabaha ne yapacaksın bi tanem?
melis: yine yatarım
ben: nası yani
melis: komple yatış abi
ben: bi amaç olmalı, neden sorusunun cevabını arıyorum hala
melis: entropy olayı abi, daha ne olsun
ben: öyle olmaz entropy, başka bişey dene
melis: abi ben düşündüm, daha iyi bi sebep bulamadım. biliyorum şimdi sen herşeyi mantık çerçevesine oturtmaya çalışacan ama olmaz abi. benden bu kadar.
ben: anlaşıldı, sen amacının dışına çıkmaya başladın. biz seni otursun, sessizce arkadaşlık etsin diye almadık. mantıklı düşünsün ve yol arkadaşlığı yapsın diye aldık. bundan sonra istesen de olmaz zaten.
melis: niye abi, bi daha düşünseydin
ben: yok kızım, aklına girmiş bi kere, şeytan gelse çıkaramaz daha
:):)
ben: de güzelim
melis: abi öyle başlama, gardım düşüyor. kötü bişeyler söyleyecem
ben: olsun bi tanem, senin canın sağolsun
melis: abi ben gidiyorum, senden bana hayır yok
ben: nereye
melis: başka bir sıcak yuvaya
ben: orası neresiymiş, bi yer ayarladın mı?
melis: bulurum nasılsa. bulamaz mıyım?
ben: yoo, bulursun eminim. gençsin, güzelsin
melis: yapma abi ya
ben: yine ne yaptım
melis: yolumu kesiyorsun
ben: yok yav, git hadi. engel olan yok
melis: abi aslında herşey daha güzel olabilir, bi ne istediğimi anlayabilsen
ben: ne istiyorsun, anlat bakalım. bi erkeğe anlattığını unutma; açık açık söyle
melis: sabahtan akşama yatmak istiyorum
ben: akşamdan sabaha ne yapacaksın bi tanem?
melis: yine yatarım
ben: nası yani
melis: komple yatış abi
ben: bi amaç olmalı, neden sorusunun cevabını arıyorum hala
melis: entropy olayı abi, daha ne olsun
ben: öyle olmaz entropy, başka bişey dene
melis: abi ben düşündüm, daha iyi bi sebep bulamadım. biliyorum şimdi sen herşeyi mantık çerçevesine oturtmaya çalışacan ama olmaz abi. benden bu kadar.
ben: anlaşıldı, sen amacının dışına çıkmaya başladın. biz seni otursun, sessizce arkadaşlık etsin diye almadık. mantıklı düşünsün ve yol arkadaşlığı yapsın diye aldık. bundan sonra istesen de olmaz zaten.
melis: niye abi, bi daha düşünseydin
ben: yok kızım, aklına girmiş bi kere, şeytan gelse çıkaramaz daha
:):)
Wednesday, June 27, 2007
lost
evet böyle bir başlığı benim blogumda gördüğüne şaşıranlar olmuştur, bazıları sonunda demiştir hatta bazıları gevrek gevrek gülerek ben demiştim bile diyordur :). bazılarının diziden haberi yoktur belki de, onun için benim buralarda-amerikanya- kaybolduğumu düşünmüşlerdir. Aslında doğruluk payı yok da değil; uçağım çok şükür düşmemişse de bi miktar lost senaryosu içerisindeyim. ilk parağrafın özeti: lost'u burada izlemeye başladığım hiç de fena olmamış.
ilk bölümden beri kel kafalı, avcı kılıklı adama bi dikkat çekmişliğim var; bilge bir kişilik gibi görünüyor ama eminim sonra çok pisliği çıkacak. bakışlarını hiç beğenmiyorum :). dün 6. bölüm bitti ama replik çok güzeldi: "leader must find his way before leading". atasözü gibi bişi olmuş ama ilk parağrafa kanarak hemen tam anlamıyla bir analojiye girmeyelim lütfen. tamam, ben de jack gibi aranır bir vaziyette olabilirim ama çoğunluğun yaptığı gibi hemen kendimi başrolde görmeyi düşünmüyorum. gerçi diziyi izleyen arkadaşlarım sanırım kate'den dolayı başrolü almanın gerekliliği konusunda imalarda bulunmuş olsalar da her zaman söylediğim gibi "sorumluluk insanın taşıyabileceği en ağır yüktür". lost'u sevdim çünkü az önceki özlü sözün çok benzeri orada da vardı, hamile kadın kendini adadaki sorumluluk bombası gibi görüyor ve söylüyordu. dünya ne garip değil mi, daha doğmadan bile bela olabilirsiniz ya da belanın tam ortasına doğabilirsiniz :). ikinci parağrafın özeti: içinde saklı; herkes baktığını görür.
daha geçen hafta memleketimdeki maceraları anlatacakken şimdi yaban ellerdeki olayları aktarma konumunda olmam da yeterince şaşırtıcı. orada memleket desem köy anlaşılır, burada memleket dediğimde herkes başını eğiyor. mp3'ler arasında "gülümcan" çalarken camdan dışarı doğuya doğru bakmaya başlayan oluyor, ilginçtir "pencereden kar geliyor, aman annem, gurbet bana zor geliyor" çalarken de herkesin tuvaleti geliyor ya da işi çıkıyor. vesselam, dedim ya; garip bir yer buraları. üçüncü parağrafın özeti: "anlayana sivrisinek saz, anlamayana metallica az"
geldim geleli neredeyse hiç yalnız kalmadım. herşeyi beraber yapacak birileri var yanımda; kahvaltı, yemekler, çalışma, gezme hatta basket oynama. evet hatta diyorum çünkü ne kadar zaman olduğunu bilmediğim bir süreden sonra iki saat basket oynadım. nem dayanılmaz, güneş zirvede ama gölgemi de göremiyorum bi süredir. burada heryer klimalı, belki de üşümüştür benim gibi, hafif hafif ya da sokaklarda kimsenin olmadığını görünce arkadaşlarıyla saklambaç oynuyordur, ne bileyim yok işte. Herkesin bir derdi var, durur içerisinde; onun da vardır bir derdi. belki o da kader ile keder arasındaki benzerliğin sırrını çözmeye çalışıyordur. benim yanımda bir lost izleme ekibi var, ben dahil üç ediyoruz ama yanılgıya düşmeyin diğer ikisini tanımıyorsunuz; ne gölgem ne de yalnızlığım. iki ev arkadaşı, biri uzun süredir -5-6 sene-amerikada. beraber izlemek süper oluyor. birisi tırsıyor ara sıra, diğeri ingilizce tepkiler veriyor: damn! shit! etc. dünki bölümde-bölüm 6- kel kafalı arkadaş liderlik konusunda yukarıda andığım şekilde ders verirken arkadaşın biri daha doğrusunu bizim atalar söylemiş dedi, o da bu parağrafın ve blogun özeti: kendine hayrı olmayanın, başkasına hayrı olmaz.
ilk bölümden beri kel kafalı, avcı kılıklı adama bi dikkat çekmişliğim var; bilge bir kişilik gibi görünüyor ama eminim sonra çok pisliği çıkacak. bakışlarını hiç beğenmiyorum :). dün 6. bölüm bitti ama replik çok güzeldi: "leader must find his way before leading". atasözü gibi bişi olmuş ama ilk parağrafa kanarak hemen tam anlamıyla bir analojiye girmeyelim lütfen. tamam, ben de jack gibi aranır bir vaziyette olabilirim ama çoğunluğun yaptığı gibi hemen kendimi başrolde görmeyi düşünmüyorum. gerçi diziyi izleyen arkadaşlarım sanırım kate'den dolayı başrolü almanın gerekliliği konusunda imalarda bulunmuş olsalar da her zaman söylediğim gibi "sorumluluk insanın taşıyabileceği en ağır yüktür". lost'u sevdim çünkü az önceki özlü sözün çok benzeri orada da vardı, hamile kadın kendini adadaki sorumluluk bombası gibi görüyor ve söylüyordu. dünya ne garip değil mi, daha doğmadan bile bela olabilirsiniz ya da belanın tam ortasına doğabilirsiniz :). ikinci parağrafın özeti: içinde saklı; herkes baktığını görür.
daha geçen hafta memleketimdeki maceraları anlatacakken şimdi yaban ellerdeki olayları aktarma konumunda olmam da yeterince şaşırtıcı. orada memleket desem köy anlaşılır, burada memleket dediğimde herkes başını eğiyor. mp3'ler arasında "gülümcan" çalarken camdan dışarı doğuya doğru bakmaya başlayan oluyor, ilginçtir "pencereden kar geliyor, aman annem, gurbet bana zor geliyor" çalarken de herkesin tuvaleti geliyor ya da işi çıkıyor. vesselam, dedim ya; garip bir yer buraları. üçüncü parağrafın özeti: "anlayana sivrisinek saz, anlamayana metallica az"
geldim geleli neredeyse hiç yalnız kalmadım. herşeyi beraber yapacak birileri var yanımda; kahvaltı, yemekler, çalışma, gezme hatta basket oynama. evet hatta diyorum çünkü ne kadar zaman olduğunu bilmediğim bir süreden sonra iki saat basket oynadım. nem dayanılmaz, güneş zirvede ama gölgemi de göremiyorum bi süredir. burada heryer klimalı, belki de üşümüştür benim gibi, hafif hafif ya da sokaklarda kimsenin olmadığını görünce arkadaşlarıyla saklambaç oynuyordur, ne bileyim yok işte. Herkesin bir derdi var, durur içerisinde; onun da vardır bir derdi. belki o da kader ile keder arasındaki benzerliğin sırrını çözmeye çalışıyordur. benim yanımda bir lost izleme ekibi var, ben dahil üç ediyoruz ama yanılgıya düşmeyin diğer ikisini tanımıyorsunuz; ne gölgem ne de yalnızlığım. iki ev arkadaşı, biri uzun süredir -5-6 sene-amerikada. beraber izlemek süper oluyor. birisi tırsıyor ara sıra, diğeri ingilizce tepkiler veriyor: damn! shit! etc. dünki bölümde-bölüm 6- kel kafalı arkadaş liderlik konusunda yukarıda andığım şekilde ders verirken arkadaşın biri daha doğrusunu bizim atalar söylemiş dedi, o da bu parağrafın ve blogun özeti: kendine hayrı olmayanın, başkasına hayrı olmaz.
Sunday, June 17, 2007
abdala malum olur
hep yalan söyleyenlere kızardım-kendim dahil- ama doğruyu söylemeyenlerin yeri neresi? doğrudur; her doğru söylenmez! lakin bir doğru herkesten de gizlenmez ki! elbet insanın da bir parçası olduğu doğa gibi sırları olmalı fakat doğa bile gören, düşünen ve dahi bilen için bütün sırlarını gözlerimizin önüne sermiyor mu? illa ki apaçık malumu ifşa mı etmeli? pisleyip üstüne pislik mi yazmalı? suyun içinde yellenince ne olacağını herkes bilmez mi? çok ünlü dizi repliğinde dediği gibi iki kişinin bildiği sır değil mi sanıyorsunuz? peki gören gözden sır saklanabilir mi?
Herkes baktığını görür: güzel bakan güzel görür.*
eskiler bilirler; zamanla olan kavgam bitmez, tükenmez. bilen de bilir; hiç galibiyetim yoktur lakin öğrendiğim çoktur! maddeler halinde yazmaya çalışsam eminim çok eksik çıkar, yine de herşeyi zamanın çözeceğini düşünmeyin demem aldığım derstendir: problemi zaman çözmez, insan çözer. beklemek; işi zamana bırakmak! boşa çaba! boşa uğraşma! dünya bir gündür, o gün bu gündür**
bugün günlerden ne?
* Yunus Emre (emin değilim)
** Ömer Lütfi Mete
Herkes baktığını görür: güzel bakan güzel görür.*
eskiler bilirler; zamanla olan kavgam bitmez, tükenmez. bilen de bilir; hiç galibiyetim yoktur lakin öğrendiğim çoktur! maddeler halinde yazmaya çalışsam eminim çok eksik çıkar, yine de herşeyi zamanın çözeceğini düşünmeyin demem aldığım derstendir: problemi zaman çözmez, insan çözer. beklemek; işi zamana bırakmak! boşa çaba! boşa uğraşma! dünya bir gündür, o gün bu gündür**
bugün günlerden ne?
* Yunus Emre (emin değilim)
** Ömer Lütfi Mete
Saturday, June 16, 2007
adana
daha sivas bitmedi ama adana yazasım geldi...
rekorlarıma bi yenisini daha ekledim; 19 saat ayakta kaldığım süre içerisinde en azından 17 saat konuştum, bu konuşmanın yaklaşık 7 saati bir kürsüde sunum yaparak ve soru cevaplayarak, bir kısmı kürsü dışında soru cevaplayıp birşeyler anlatarak ve kalanı çeşitli fikir alışverişiyle geçti. aynı 19 saatin uçak yolculuğu, yemeklere giderken yaptığım araba yolculuğu ve verdiğim aralarda ve yemeklerde oturduğum sürelerin dışında hep ayakta olmam da rekorumu perçinledi diye düşünüyorum. tabi her rekor övünülecek birşey olmayabilir, hemen aklıma daha önce blogumda yer verdiğim bilgenin sözleri geldi: bir insan konuşmasından belli olur. konuşmayacak kadar mükemmel insan var mı? insan çoğu zaman konuştukça hata yapmıyor mu? benim için rekor olan bu sürede yalandan ne kadar kaçtım, ne kadar yakalandım diye düşündüğüm süre de bi o kadar olmak zorunda mı? gelir gelmez uzun süredir yapamadığım şekilde yatar yatmaz uykuya dalmış olmam bu konuda ne kadarlık bir gösterge?
biraz da yol notu: çok sıcaktı, ilk defa vip salonundan uçtuğum için acayip bir ortamı paylaştım, benim bile şaşırdığım şekilde öncesi ve sonrasıyla hazırlık aşamasını da kapsayan iki günlük bu tempoda kilo bile aldım ve daha önce vardığım hüküm konusunda daha kesin kararlara varmaya başladım, sürekli düşünmem ve düşündüğüm kadar hareket etmem gerekiyor. bu kadar notun sonuna bi de özet: entropy'yi düşürek lazım.
rekorlarıma bi yenisini daha ekledim; 19 saat ayakta kaldığım süre içerisinde en azından 17 saat konuştum, bu konuşmanın yaklaşık 7 saati bir kürsüde sunum yaparak ve soru cevaplayarak, bir kısmı kürsü dışında soru cevaplayıp birşeyler anlatarak ve kalanı çeşitli fikir alışverişiyle geçti. aynı 19 saatin uçak yolculuğu, yemeklere giderken yaptığım araba yolculuğu ve verdiğim aralarda ve yemeklerde oturduğum sürelerin dışında hep ayakta olmam da rekorumu perçinledi diye düşünüyorum. tabi her rekor övünülecek birşey olmayabilir, hemen aklıma daha önce blogumda yer verdiğim bilgenin sözleri geldi: bir insan konuşmasından belli olur. konuşmayacak kadar mükemmel insan var mı? insan çoğu zaman konuştukça hata yapmıyor mu? benim için rekor olan bu sürede yalandan ne kadar kaçtım, ne kadar yakalandım diye düşündüğüm süre de bi o kadar olmak zorunda mı? gelir gelmez uzun süredir yapamadığım şekilde yatar yatmaz uykuya dalmış olmam bu konuda ne kadarlık bir gösterge?
biraz da yol notu: çok sıcaktı, ilk defa vip salonundan uçtuğum için acayip bir ortamı paylaştım, benim bile şaşırdığım şekilde öncesi ve sonrasıyla hazırlık aşamasını da kapsayan iki günlük bu tempoda kilo bile aldım ve daha önce vardığım hüküm konusunda daha kesin kararlara varmaya başladım, sürekli düşünmem ve düşündüğüm kadar hareket etmem gerekiyor. bu kadar notun sonuna bi de özet: entropy'yi düşürek lazım.
Sunday, June 10, 2007
sivas elleri
yine yollardaydım, adından belli; sivas cenahında. öyle gezmeye değil esas niyet, tamamen bilim ama yine de gezmedim, eğlenmedim desem yalan olur elbet.
eski yol hikayelerimi okuyarak benzer formatta yazacaktım ama özgünlüğün kaybolmaması için direkt başlıyorum. sivasın yollarından bahsetmeye gerek yok, son iki yüz km'ye kadar bildiğim yoldu. zaten arabayı da ben kullanmadım, makam şoförünün varlığının rahatlığını yaşadım yol boyunca. sabah erken yola çıkıp saat 14:30 sırasında yapacağım sunuma oldukça iyi bir zamanda vardım, sağ sağlim, yol için yeterliydi. gırla sohbet, muhabbet, fikir alışverişi ve hayat dersi de yanında bedava.
sivas beklediğimin oldukça üstündeydi, ne yalan söyleyim yine öyle bir cadde boyunca dizilmiş binalardan oluşan bir şehir önyargısıyla girmiştim şehre ama girişten itibaren yanıldığım açıktı. zaman kısıtlamasından dolayı direkt üniversite kampüsüne yöneldik ve arabadan inip kravatımı takarken ilk tanıdıklarla karşılaştım bile. hızlı bir kayıt işleminden sonra doğruca salona geçtim ve seans (oturum da denir) başlangıcıyla birlikte sunum için sıramın gelmesini beklemek için ön sıralarda bir yere oturdum. bir yandan da master jürim sırasında hazırladığım sunumdan 15 dk da devşirdiğim sunumda ne olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. bildirimi yaklaşık 4 ay önce gönderdiğim için ne gönderdiğimi de tam olarak hatırlamıyordum. neyse ki kayıt sırasında verdikleri bildiri kitabında benim de bildirim basılmıştı :). sıra benim: hem benim için hem de dinleyiciler için değerli olduğunu düşündüğüm vakti harcamadan konuyu en öz ve bana göre en açık şekliyle tahsis edilmiş süreden daha kısa bir zamanda anlattım. kürsüye çağrılıp katılım belgemi aldım ve doğruca kahve içmeye yöneldim. sivas için iyi başlangıç :)
eski yol hikayelerimi okuyarak benzer formatta yazacaktım ama özgünlüğün kaybolmaması için direkt başlıyorum. sivasın yollarından bahsetmeye gerek yok, son iki yüz km'ye kadar bildiğim yoldu. zaten arabayı da ben kullanmadım, makam şoförünün varlığının rahatlığını yaşadım yol boyunca. sabah erken yola çıkıp saat 14:30 sırasında yapacağım sunuma oldukça iyi bir zamanda vardım, sağ sağlim, yol için yeterliydi. gırla sohbet, muhabbet, fikir alışverişi ve hayat dersi de yanında bedava.
sivas beklediğimin oldukça üstündeydi, ne yalan söyleyim yine öyle bir cadde boyunca dizilmiş binalardan oluşan bir şehir önyargısıyla girmiştim şehre ama girişten itibaren yanıldığım açıktı. zaman kısıtlamasından dolayı direkt üniversite kampüsüne yöneldik ve arabadan inip kravatımı takarken ilk tanıdıklarla karşılaştım bile. hızlı bir kayıt işleminden sonra doğruca salona geçtim ve seans (oturum da denir) başlangıcıyla birlikte sunum için sıramın gelmesini beklemek için ön sıralarda bir yere oturdum. bir yandan da master jürim sırasında hazırladığım sunumdan 15 dk da devşirdiğim sunumda ne olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. bildirimi yaklaşık 4 ay önce gönderdiğim için ne gönderdiğimi de tam olarak hatırlamıyordum. neyse ki kayıt sırasında verdikleri bildiri kitabında benim de bildirim basılmıştı :). sıra benim: hem benim için hem de dinleyiciler için değerli olduğunu düşündüğüm vakti harcamadan konuyu en öz ve bana göre en açık şekliyle tahsis edilmiş süreden daha kısa bir zamanda anlattım. kürsüye çağrılıp katılım belgemi aldım ve doğruca kahve içmeye yöneldim. sivas için iyi başlangıç :)
Subscribe to:
Posts (Atom)