Saturday, March 31, 2007

evren

I'm not young enough to know everything

evren, galaksi, güneş sistemi, dünya, ev, kendi dünyamız. herkes bir yerlerde yaşıyor ve herkes sadece aklına geldiğinde kendi kendini sorguluyor.

The universe is a mechanism run by rules.

yaptığımız sadece düzenin içinde kendimize bir yer edinmek, bu yerden bazen memnun olmamak ve yeni arayışlara girmek, bulduğumuzu sandığımız yerde sahip olduğumuz sıkıntılardan kurtulmak için çabalamak. düzen kurulu, kuralları konmuş ama doğruluğu her zaman göreceli.

The facts are relative, but the law is absolute.

her zaman, her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. genel konuşarak başkalarını da bildiğimi zannederek bu geleneği de bozmamış oldum. kurtulamadığım 'her şeyi bilen adam' lakabı bunda ne kadar etki etmiştir bilinmez ama ben en azından her şeyi bilmediğimi biliyorum...

You can't predict or know everything.

Wednesday, March 28, 2007

rüya

bitmez bu tartışma diyen sesleri duyar gibiyim. rüya hakkında görüşlerim değişmiş değil. kimisi ona hakkettiği saygıyı vermediğimi düşünse de bu kanı yanlıştır, bilesiniz. işin özü rüya görememem, düzeltmeye kalkmayın hemen, tabiiki işin aslı görüyor olmam ama hatırlayamamam. hatırladığım rüya sayısı sadece üç, evet yanlış değil. tüm hayatım boyunca hatırladığım rüya sayısı sadece ve sadece üç. bu konuda da tartışmaya yer vermemek için daha detaylı bir açıklama yapayım. bölük pörçük bişeyler hatırlıyorsunuz ama sadece rüyanın hemen arkasından uyandığınızda. sonra uyuyorsunuz ve sabah sadece o an hissettiklerinizden parçalar, sadece hislerinizden parçalar hatırlılyorsunuz, o kadar.

rüya görmenin avantajları ve dezavantajları olduğu kesin. kabus görmüyorsunuz, dışarıda sizi bu kadar korkutan varken rüyada da bir korkutanın olmaması avantaj tarafı olsa gerek. tabi yoksun olduğunuz güzellikler, rüyanızdan etkilenip bir şeye yönelmemek, motive olamamak gibi bir sürü de dezavantajı olduğu kesin. bu arada düşünüyorsunuz insan bir rüya görmek ister mi acaba diye? yani şöyle bi rüya görsem, rüyamda 'şu' olsa hatta bi de 'bu'olsa gibi...

geçen gün televizyondan çekilmiş ve vcd formatına aktarılmış 'Kan Uykusu' belgeselini bi arkaşın yanında tekrar izledim, tamamını değil, sadece 10-15 dk lık bir kısmı. izleyen bilir, orada şehit annesinin rüyasına gece ak sakallı bir ihtiyar girer ve anneye 'Asr' suresini okutur.

1.Asra andolsun.
2. Gerçekten insanlar, ziyandadır.
3.Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.

bu rüyayı görmek istiyorum, bir ak sakallıdan, tekrarlamak istiyorum sonuna kadar: .... vetevasav bilhakkı vetevasav bissabr.

Saturday, March 24, 2007

hata

güzelliklere ulaşmak için sancı çekmek ne kadar da doğal. bir annenin doğum sancısını düşünsenize, ya da o kadara gerek yok-malum bunu herkes tecrübe edemez- manzarayı görmek için tırandığınız dağa bakın. insanın ulaşacakları aklına geldiğinde her türlü ağrıyı, sızıyı, sıkıntıyı ve derdi düşünmesi bi anda ikinci plana geçiyor. önemli olan da bu değil mi zaten; karar vermek ve sonuna kadar gitmek. sevmek bu durumda ayrı bir olay, motivasyon. insanın sevdiği bir şeyi yapması ne kadar kolaysa aksi o kadar sıkıntılı oluyor değil mi? bu değil mi onay beklemek için değil, öyle; tecrübeyle sabit!

"Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olamazsa,insan da acı çekmeden olgunlaşamaz."*

büyüyoruz, hergün biraz daha fazla. ilerliyoruz, hergün biraz daha ileri. çoğumuz gittiği yolu belirlemiş, hatta çoğu mancınığın ucunda bulunan yere oturmuş, hedefi belirlemiş ve ipi kesmiş bile. büyümek her zaman zor, çünkü yol zorlu. yaradılışın gereği hata kaçınılmaz ama hatadan ders almak şart.

"Geçmişteki acılarımıza gülümseyerek baktığımız anda büyümüşüz demektir."

ne zaman büyüdüğümüz tartışılır, bence sonu yok gibi bişey. hata yapacağız, yapmaya devam edeceğiz ama yılmayacağız, düşeceğiz, kalkacağız ve ders alacağız ama asla vazgeçmeyeceğiz! işte o zaman bizden geri kalan sadece kanla yoğrulmuş bir miktar çamurdan başka birşey olmayacaktır.

"Karnı açlardan çok,kalbi açlara acırım."**

başımı kaldırdım, rakibime kılıcımdan daha keskin gözlerle baktım ve gözyüzünde çınlayan yıldırımdan daha önce onu kınından çektim. göz göze gelmemek için büyük bir çaba göstererek büyük bir hışımla kalbinin tam ortasına saplayıverdim. göğsümden akan kanla kendime geldim, başımı yine kaldırdım, gözlerinin içine baktım, özüne doğru. kırılmışım, kızgınlığımı kamçılamışım, sevmişim, onu da kırbaçlamışım. hıncımı çıkartmak için yine kılıcımı ona sallamışım ama benim o olduğumu unutmuşum. kalbimdeki sızıyla kendime gelmem zor olmadı elbet ama başımı kaldırmamla yolu görmek bu sızıya değdi galiba...

"Kendini affetmeyen bir insanın bütün hataları affedilebilir."*

* Konfiçyüs
** Khiew

Friday, March 23, 2007

ıslanmak

dışarı çıktığımda yağmur yağıyordu; bilen bilir yağmuru severim. arabayı çektim yine kenara şöyle uzun uzun yürüdüm. bi çok şeyi olduğu gibi ıslanmayı da özlemişim. aslında özleme duygularımın bir kısmını rafa kaldıralı çok olmuştu ama insan bazı şeyleri yeri geldiğinde hatırlıyor.

Bir bilgeye sormuşlar:
-Bir insanın zekasını nereden anlarsınız?
- Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa?
- O kadar akıllı insan yoktur ki!..*

yağmur damlaları yüzüme vuruyordu, rüzgar da her darbeyi pekiştiriyordu. şapkayı takmayı unutmuşum, hani şu herkesin artistlik olsun diye taktığımı sandığı ama aslında gözlüklü insanların neden taktığımı anlayabileceği şapkamı. yağmur parçaları göz kapaklarıma çarpıyordu, başımı gökyüzüne kaldırdım, gözlerimi kapadım ve dalından yeni kopmuş ve heyecanla yere doğru atılmış taze damlaları bekledim. o kadar uzun zaman olmuş ki-lise 1'den beri- gözlüğümün takılı olduğunu unutmuşum. gözlerimi açtığımda kucak açıp beklediğim o yağmur damlalarının silahından çıkmış kurşunlar gibi üzerime geldiğini sandım, aniden başımı öne eğdim ve beynime hücum eden kan akışından bir an sendeledim, ya da yine öyle sandım.

--
aslan avını yemeye kırk gün önceden karar verirmiş te kırk gün ortada görünmezmiş karnının gurultusu duyulmasın diye**
--

yağmuruda huzur buluyorum, hele yağarken altında gezinirken daha bi haz alıyorum, onunla bütünleştiğimde -bu tamamen ruhani bi bütünleşme- boyut atlıyorum. neden böyle bilmiyorum, yağmurdan kaçtığımda olmuştur ama tamamen mecburiyetten, dünyevi esaretten; yoksa hocanın dediği gibi rahmetten kaçılır mı? şu boyut meselesine dönecek olursak; neresi olduğunu tarif edemem, nasıl olduğunu da. bir bilim adamı olmaya çalışıyorum ama bunun sırrını çözebilecek bilgiye sahip değilim. bilimin tanımını bilirim oysa, özetle 'ne?' sorusunun bilgisine sahip olmaktır, arkasındaki etmenleri, itici gücü aramak pozitif bilimler olarak adlandırılan mühendislik ve tıp bilimlerinin konusu değildir. bilimadamı bu sorunun cevabını başka bir soruyla arar: 'nasıl?'. bilim adamı bu sorunun cevabını çözecek şekilde eğitilir ya da kendini eğitir, kanunları, kuralları ve evrensel dili-matematiği- öğrenir. 'nasıl?' sorusunun cevabı daha zor bir sorunun cevabına başlangıç bile oluşturamaz: 'neden?', ama dünyanın içgüdüsel sorusu 'nasıl?' değildir, 'neden?' dir. 'neden?' sorusunun içinde hayatımızdaki olayları kontrol eden güçlerin kapalı bir sorgulaması mevcuttur, çoğu zaman kendimize bile soramadığımız, söyleyemediğimiz olayları...***

eve dönme vakti, bu da içgüdüsel; anam, babam bekler ve tabii ki merak eder. bi insanın bekleyeni olması, merak edeni olması ne güzel bişey. ara sıra fark ettiğimize utansak ta bu hazineye sahip olmak ne karar güzel birşey. neyse ki karanlık ve yüzüm rüzgardan kızarmış gibi görünüyor, yağmurun güzelliği diye düşünüyorum yine, rahatça yürüyorum. arabaya yaklaştığımda bakınıyorum; gözlerim yalnızlığımı ve gölgemi arıyor. hayret, yoklar: yapayalnızım...

"güneş tepeden vuruyorsa gölgem ayaklarımın altındadır."****


*kaynağı bilinmiyor, ya da herkesin yaptığı hatayı tekrarlayar: bir mail
** replik, kurtlar vadisi, doğu bey ile esad arasında
*** A Brief History of Eternety by R. C. PEACOCK (esinlenme ve kısa alıntı)
****replik, kurtlar vadisi, pala ile hüsrev ağa arasında.

Wednesday, March 21, 2007

iyi mi? kötü mü? bahse var mısınız?

Adamın birinin iki tane köpeği varmış; biri beyaz biri siyah. Adam hergün bu köpekleri döğüştürür, seyredermiş. Bir gün torunu adama gelip, "dede bu köpekleri niye hergün döğüştürüyorsun?" diye sormuş. Adam, "bak oğlum beyaz olan iyiliği, siyah olan kötülüğü temsil ediyor. Ben de dövüştürüp kim galip geliyor ona bakıyorum" demiş. Çocuk sormuş, "kim kazanıyor, dede?"

"Hangisini daha çok beslersem o kazanıyor"

ankara yolu

çok iyi araba kullandığım konusunda bir iddiam yok. gerçi son 15 günde amasyaya kadar yaptığım 2200 km kadarlık zorlu parkurda teknik hiçbir hata yapmadığımı, sürüş olarak ta sadece karlı ılgaz dağında bir miktar viraj dışına-karşı şeride geçecek kadar- çıkmam ve yağmurlu havada yaklaşık 1-2 saniye abs sisteminin devreye girmesi dışında hiç hatam olmadığını söyledim. doğrudur. zorlu sinop yollarında, sinop-samsun arası virajlarda veya düz sahil yolunda hata yok.

her iyi gidişin bir de kötü gidişi vardır. başta dedim ya iyi araba kullanma iddiam yok diye, kötü kullanma konusunda bir iddiada bulunabilirim sanırım. etkenler sıralanabilir, yorgunluk, uykusuzluk, sabırsızlık, pişmanlık, sinirlilik, felan ve filan ama bahane yok. normalde ne kadar sürede gelinir tam olarak bilmiyorum ama virajlı olduğu söylenen-doğrudur- zile, yozgat üzerinden gelmeme rağmen 4,5 saat sürdü. virajlı dediğim yolda her zaman olduğundan biraz daha fazla Allah yardım etti. 30-50 km/h hızla dönülmesi istenen yolların çoğunda 70-130 km/h arası hızla ilerlemiş olmam konusunda çok yorum yapılabilir ama gerek yok, ben cevabı biliyorum. ilerleyen satırlarda boşuna beklemeyin, size söylemeyeceğim.

yolda başka ne hatırlanır diye bir daha düşündüm parağrafı yazarken ama yola çıkışımı unuttum bi an. farklı kurgulanmış tarantino filmleri gibi başını sonunda anlatıyorum ama şimdi kurguyu değiştirmek için çok yorgunum. yazmaktan değil bekli ama o anları tekrar yaşamaktan. sabah arabaya biniyorsunuz, zaten acelecisiniz. kontayı yerleştiriyorsunuz ve sakin bir şekilde dualarla çeviriyorsunuz. göstergeler arasında bir sarı ışık yanıyor, bir araba ve üzerinde bir civata anahtarı. motor ve/veya şanzıman elektroniği acil duruma geçti demek bu. helikopter olsa mulfunction ışığı yanıp söner ve yedek sistem devrede ışığı yanardı. kontak kapalı, tekrar açık, durum aynı. kafasını direksiyona vuran ve arabanın içinde onu 2200 km'dir (hatta toplamda 26500 km) taşıyan makinaya söven, sırası değil diye haykıran biri; ben! farketmez, durum zaten acil deyip yola çıkıyorum ve normalde yetecek benzinin tahmini sürüşüme göre yetmeyeceğini bilerek benzinliğe giriyorum, alıyorum ve kredi kartından çekmek için markete giriyorum. kart reddedildi, 12 saat önce kullandığım kart. bi daha deneyin lütfen. reddetti abi. bu kartı dene. çok şükür, hadi hayırlısı. yola çıkıyorum, solladığım polise hafif bir bakış atıp içimden kusura bakma diyorum, basıyorum...

Monday, March 19, 2007

rize-amasya

akşam yağmurun başlamasından bilmeliydim. gökler yine ağlıyordu. rizeden yola çıktım, silecekleri çalıştırdım ve bir daha amasyaya kadar hiç durdurmadım desem yeridir. hadi rizedeki yağmuru anladık, vardığım her yerdeki damlalara ne demeli.

yolu hatırlıyorum şimdi desem yalan olur. hani vardığım yerde yazıyor olsaydım belki yolu anlatırdım ama sileceklere öyle dalmışım ki geçtiğim yerlerin çoğunu hatırlamıyorum. sadece varacağım noktayı ve aradaki büyük yerleşim yerlerini bildiğim için gözlerim de sadece o tabelaları gördü. tek hatırladığım şu meşhurlaştırdığım uzuuunnn tünel ve beni uyaran ışıklı tabelalar. şimdi ankarada söylüyorum, 2500 km'den fazla yaptım ama bu kadar ikna edici bir yol tabelasıyla karşılaşmadım. tünele yaklaşırken yol üstünde büyük ışıklı ve yazı yazan büyük uyarıcılardan vardı. birinde 'dikkat yağışlı ve kaygan yol' diyordu, tünele yaklaştığında uzaktan 80 km/s hız sınırı işaretleri de görülebiliyordu ve tünelden önceki son büyük ışıklı tabelada 'radarla hız kontrolü yapılmaktadır' yazıyordu. normal dedim, zaten hızlı gitmiyordum. tabela tam görüş alanıma girdiğinde yazı bir anda değişti 'hızınız 97 km/sa, lütfen yavaşlayın' ve hemen ardından yine 'radarla hız kontrolü yapılmaktadır' yazısı. bir lütfen bu kadar mı etkili olabilir! :)

amasyaya girişim bir ayrıydı. yaptığım uzun yola rağmen halen dinç kalabilmiştim, sanırım sabah kahvaltılarını kaçırmamış olmam işe yaramıştı. ordudaki engin tecrübelerim benim şehrin ilk binalarını gördüğümde yol tarifi sormamın gerekliliğine inandırmış olacak ki ilk gördüğüm gence yaklaştım:

b: s.a., öğretmenevine nasıl gidebilirim
y (yoldan geçici): abi o ilerde
b: ne kadar ilerde (sormuş oldum)
y: o baya ilerde, sen git
b: yani ne kadar, 1 km, 3 km. bi bankanın karşısında felan diye tarif et (ne akla hizmet böyle yol tarifi istiyorum ben da anlamadım. sanırım insanın basireti bağlanıyor, bırak adamı huzur bulsun)
y: abi 800-850 m (içimden dediğim 'yuhhh' un şiddetini duymanız imkansız. madem bu kadar kesin tarif verebiliyordun, ne bekledin)
b: sağolasın, ben ilerde bi daha sorayım. (adama biraz güvenmemiş gibi oldu ama ne yapayım)

peşin peşin söyleyim adamın tarifi yaklaşık 50 m hassasiyetle doğruydu. sağolsun ama hem güven vermedi hem de kök söktürdü. ben yine de başkasına sormuştum, kapının önüne kadar tarif etti, tam isabet. aradığımı bulmaya buldum ama cebe konan araba tasarlanmadığı sürece bu tip yerlerde park yeri sorunu hat safhada. bi köprü gibi yerden karşıya geçmeye geçtim ama trafiğin akışını anlayana kadar iki defa U yaptım, yani başladığım yere döndüm bile :)

geleceğim haber verilmişti zaten, hocamda gelecekti ama işleri çıkmış. telefonumun kapalı olacağını bildiği için-oysa ki ben kolay buluşalım diye açmıştım- beni aramak yerine öğretmenevi müdürünü aratmış. ben yanlışlık var diye bana oda ayırmamışsınız, başka bir yer verin şeklinde ifadeyle bi anahtar alıp uzakta bıraktığım arabadan aldığım laptop çantasını odaya koyup son 7 saattir içine birşey girmemiş midemi doldurmaya gittim. yine tek başıma bişeyler yedim. çok şükür yayla çorbası vardı, mercimek olsa kalsın diyecektim artık. öğretmenevine dönüşüm ayrı bir olay. odamın temizlenmesi için geri verdiğim anahtarı kayıp. görevli üstündedir diyor. beni tepem atıyor, laptop var nasıl olur diyorum. adam gamsız; 'bişey olmaz hocam' diyor. otomatik olarak öğretmen algılandığım kesin. anahtarı aramaya gönderiyorum, oraya buraya soruyor yok. bi telefon ediyor o sırada, müdür onu süit odaya yerleştirdik, genel müdür gelmiyor diyor. hadi canım, yoldadır diyorum-bi kısmını içimden- ve telefona sarılıyorum; haber doğru. görevli duruşunu değiştiriyor, artık öğretmen olan algım büyük ihtimalle daire başkanı ile danışman arası bişey oluyor. müdür bey de sizinle görüşmek istiyor, kendisi şu an yemekteymiş, geliyor hocam. ben bir odaya inip eşyaları yerleştireyim, 10-15 dk sonra gelirim diyorum ve dediğim gibi geliyorum. merdivenin son 6-7 basamağına geldiğimde-yukarı doğru- resepsiyondaki görevli ileri doğru bir bakış atıyor, işaret eder gibi. orada gördüğüm başka bir personel yanındaki adama yönelip kafasıyla beni işaret ediyor. mafya babasının mekana girişi ya da başka bir tarzda örnek vermek gerekirse polisin bara girişi gibi bir sahne-tabi amerikan filmlerindekilerden. adam bir anda ayaklanıp önünü ilikliyor ve sakallı, kot pantolonlu, başından şapka yeni çıktığı için bir kısmı havari, bir kısmı yapışmış saçları olan yorgun bir adama-bana- hoşgeldiniz diye gülümseyerek yaklaşıyor. ingilizlerin bir lafı var: 'it is not important what you know but who you know'. evet ben genel müdürü tanıyordum, hemen belli oluyor. çayım geliyor, sırlı, ince belli bardak ve tavşan kanı. oda size tahsis, yapacak başka birşey var mı gibi sağolunlarla peşini doldurduğum bir sürü cümle ve ardından müsadem istenerek ?! ayrılış ve odamda baş başa kaldığım yalnızlığım ve hala sokakta gezen gölgem. bilgisayarı açıyorum yazı yazmak için ve sağ alt köşedeki işaret burada internet var diye bağırıyor, kablosuz. gittiğimden beri kimseyi aramıyorum, sinop ve ordu da internet gördüm ama son 6 gündür ondan da bir haberim ve dünya ile temasımı yeniden açıyorum, yeniden açıyorum ve dünyam aldığım haberlerle yeniden başıma geçiyor. o an buradan o kadar uzakta, bacakları titreyecek kadar yorgun ve göz kapakları arasına kibrit çöpü sıkıştırmadan durmayacak kadar uykusuz olan dünyada kapladığım hacmim bir anda bulunduğum süit-büyük anlamında- odanın içinde hapsoluyor. parmaklarım, ellerim, gözlerim ve kalan duyulu ve duyusuz organlaırım özelliklerini kaybediyor ve dilimle dudaklarım saatin biraz daha hızlı ilerlemesi için yalvarıyor. zamanla olan savaşım hiç bitmiyor. sabah sanki hiç olmayacak gibi ama sabaha karşı sızıp kaldığım yerden telefonun kurulmuş saatiyle fırlıyorum. hazırlanıyorum ama saat resepsiyon görevlilerinin gelmeyeceği kadar erken. yine saate bakıyorum ve ad konulmamış saniye kadranına hadi oğlum, ha gayret şeklinde gaza getirici cümleler kuruyorum. nafile!

Rize

anlaşılacağı üzere Rize'de öğretmenevinde internet bağlantısı olmadığı için Ankara'da bir başlık altında geçmek gerekti. zaten yolculuğun son adımlarından biri olduğu için zihni yorgunluğum hat safhalara gelmişti, yani daha çok bedenimin boş işleriyle haşır neşir olduk.

öğretmenevi şehrin dışındaymış. resmi binalar olduğu belli olan yapıları görünce buradadır diye yanaşıp bi öğrenciye sordum; abi ilerde o dedi. götürüyüm mü seni, ben minübüsle dönerim. teklif oldukça garip ama atla dedim. abi sigara içilir mi dedi elindeki yarısı içilmiş ve avuç içine yerleştirilmiş sigarayı gösterirken. iç, bişey olmaz dedim çünkü dahasını demek bana düşmezdi. ne işin var buralarda dese cevabım yoktu, ona da kişisel soru sormamaya karalıydım ama çenesi durmadı. abi yabancısın heraldeyle başladı. bu rizenin çivisi çıkmışla bitirdi. okulu psikopat kaynıyormuş, hocaları dövmüşler felan filan. geri mi dönsem diye düşünüyordum çünkü beni şehrin dışına çıkartmaya başlamıştı, biraz daha götürse tırsacaktım yani :) cep telefonunu verdi, ibrahim, kısaca ibo diye kaydettim. abi gezmek istersen ara...

rize: deniz, sahil yolu, şehir içi yol, binalar (en fazla 50-100 m) ve ardından dikine çıkan dağlar. tabi bir de yağmur, bazen ahmak ıslatanla sağnak arası, geceleri daha bi içli; ağlar gibi... hava soğuk, kaloriferler de gündüz vakti yanmıyor ama hislerim zaten zayıfladığı için pek te bişey farketmiyor. yemek maceram yok bu şehirde çünkü öğretmenevi yemekleri fena değil. gerçi seyahat boyunca yediklerimi beni tanıyanlar görse, yok canım bu adam bunları yemez derdi heralde. başka bir şey yapmaya ne iştahım ne zamanım ne de gücüm vardı. ne gördüysem yedim.

seyahat boyunca ilk defa konuştum. oturma salonunda tv karşısında gazete okurken yandan birileri selam veriyor. iki dakika sonra gol ne güzeldi değil mi diyorlar. tekrarından sonra evet diyorum çünkü ilk pozisyonda baktığım halde görmüyordum. yani o laf üzerine tekrarı tekrar izleyince farkına vardım. ama soruyu soran-ki karadenizli olduğu çok belli- ve arkadaşı-ki temiz yüzlü, sevecen bi tip- kim olduğum konusunda sorgular bir şekilde beni takip ediyorlar.

1: buralı değilsiniz heralde
b:değilim
1: görevli misiniz?
b: yoo, gezmeye
2: bu mevsimde mi? (saçma olduğunu düşündüğü ses tonunda belli)
b: biraz iş, biraz gezme (nasıl olsa anlamayacaklar ne yaptığımı, benim gibi)
1: nerden, öğretmen mi?
b: (malum kişisel bilgilerimin en azını söylüyorum ama hoca etiketi otomatik yapışıveriyor)

arkadaşlar teiaş'ta teknisyenmiş, trafonun yağının temizlenmesini yapıyorlarmış ama o akşam iş dışında daha çok dünya meselelerini sordular. sordular diyorum çünkü dünyevi olaylar konusunda her türlü bilgim olabileceğine dair bir fikirleri vardı ve verdiğim cevaplar onları yanıltmıyordu. beni ne kadar tatmin ediyordu bilmiyorum ama yine yapamadığım birçok şeyi onlara tavsiye niteliğinde verdiğim doğrudur. ben niye yapamıyorumu burada tartışmıyorum. vatan, millet, sakarya şeklinde geçen muhabbetten sonra vakit ilerleyince hocam yarın da buralardaysanız biz iki vardiya hep buralardayız. bi de bizim makinanın kitapçığı var, biz anlamıyoruz size sorsak. cevap her zamanki gibi olumlu, elime mi yapışır babında.

rizenin ilk tam gün sabah erken kalkmayı yine başarıyorum gecenin bütün kabusuna rağmen. yastık zaten sertti ama bir gecede insanın uykusu 10-15 defa bölününce ne olursa olsun salak gibi kalkıyor. kim böldü sorusunu ben de bulamıyorum ama kendiliğinden uyanıyorum, saate bakıyorum ve 5 dakika bile olmamış. ilginç diyorum, şekil değiştiriyorum ve zorla yine dalıyorum. döngü saatlerce sürüyor. kahvaltının ardından yağmuru görüyorum ve yürümeye başlıyorum. ne kadar yürüdüğümü zaman olarak bilmiyorum ama akşam tekrar karşılaştığım arkadaşların söylediğine göre 5-6 km varmış. öğretmenevinden belediye binasına kadar. ölçmüş olan varsa söylesin. yağmur ahmak ıslatandan birazcız -azıcık- daha şiddetliydi, tabi ben de ahmaktan birazcık daha ıslak. ingilizcedeki tabir aklıma geliyor 'soak to the bone' mealiyle kemiklerine kadar ıslanmak. oysa ki Türkçesi daha da güzel; 'iliklerine kadar ıslanmak', daha iyi :) kaldığım yere vardığımda yanında bulunan iki okulun arasındaki geçiş yolunda polis bekliyordu. zaman değişmiş bütün okul çıkışlarında, dağılma saati polis bekliyor. ekip arabasının yanında dışarıda bekleyen polis beni baştan ayağa, sonra da kaldığı yerden başladığı yere kadar iyice bi süzdü. önce göz ucuyla izliyordum ama yanından geçerken kafamı hafif çevirip göz göze geldim. baksan dedi. ne iş yapıyorsun sen. olduğum yerde durdum, hafif gülümsedim, belli belirsiz; 'öğretim görevlisiyim'. bi daha baktı baştan aşağı. şu arkadan geleni tanıyor musun? ben rize'de kimseyi tanımıyorum-kendimi bile- diyecektim ama muhabbeti uzatmamak için omzumun üzerinden döndüm ve hayır dedim. yüzüne baktım ve yönümü dönüp aynı yavaş adımlarla çamur içindeki botlarım, ıslak paçalarım ve şapkamla merdivenlere doğru yöneldim. akşama kadar odadan çıkmadım, kah yattım kah oturdum boş boş yemek saatine kadar. yemekten sonra tahmin ettiğim ama yine de olsun dediğim manzara karşımdaydı. dünkü ekipten iki kişi beni bekliyordu. gece vardiyası daha gitmemişti. ayağa kalktılar, elimi sıktılar, halimi hatırımı sordular, kendilerine çeki düzen verip çay söylediler. her akşam karşılaştık aynı sahnelerle ve bana hiç çay parası ödetmediler. ben misafirdim, ben hocaydım, ben fikir sahibiydim, ben onların çocuklarını da okutacak Türkiye'nin emanet edildiği bir adamdım. ben sakalları uzamış, gözleri çökmüş, onların da anlam veremediği bir şekilde karadenizde kışın hiçbir aksiyonun olmadığı bir mekanda gezen biri. o an için benim aynada gördüğümle onların gördüğü arasındaki ben arasında karadenizin uçurumlarından daha büyük fark vardı. hocam emin kitapçığı getirecek (emin: gündüzcü teknisyen, hani şu temiz yüzlü olanı) derken şöförle birlikte geldiler. elinde kitapçık-kullanım klavuzunun almancadan ingilizceye çevirisi- bir ajanda, kalem ve silgi. utana sıkıla hocam bakabilir misiniz? biz anlayamıyoruz, eskilerin dediğiyle yapıyoruz. olur dedim onlar bana çay söylerken. şöför benimle tanıştı ama anlam veremedi, karadenizin havasından olacak açıklama da yeterli gelmedi. havalara suç bulmak ta yersiz, açıklama zaten yetersizdi. o gececileri alıp giderken ve gündüzcü üstünü değiştirmeye gittiği sırada kitapçığa başladım. 20 dakikada cihazın ne olduğunu, nasıl çalıştırılıp durdurulduğunu, dikkat edilmesi gerekenleri çözdüm, özetle arkadaşlardan daha iyi kullanabilirdim artık. emin bey geldi, sonraki 1,5-2 saat ona da anlattım, çoğunu biliyordu ama bazılarını adını, bazılarının işini, bazılarının ne zaman kullanılacağını ve makinada olan ve değiştirilmesi, temizlenmesi gereken parçaları o da öğrenmişti, hatta bazılarını yanına da yazmıştım o kötü, çivi yazımla. emin beyin gözlerindeki ve hareketlerindeki saygı çok farklıydı. ben oraya nereden geldiği belli olmayan bir güneş görünümündeydim, benim oraya gelmiş olmama inanamıyorlardı bile. garip ama benimle konuştuklarına bile bazen inanmıyorlarmış gibiydiler. bana çocuklarını nasıl eğitmelerini bile sordular, ellerime bakıp evli olmadığımı anlamışlardı ama onlara göre çocuk benim tarif ettiğim şekilde yetiştirilmeliydi. bu kadar sorumluluk o an benim için taşıması imkansız bir yüktü, sadece birkaç özlü söz söyleyip başka konuya ustaca geçiy yaptım. gün bitmişti ama gece bi türlü bitmedi yine.

ertesi gün sabahın erken saatleri, yine başardım kalkmayı. kahvaltıdan sonra düştüm yola. en son arhaviden çıktığımı hatırlıyorum. hedef fındıklıydı ama dönüşü gözümün önünde kaçırdım. hani bazen olur ya basiretiniz bağlanmış gibi. yanından geçerken burası fındıklı dedim, boşver ilerden dönerim. fındıklı da birilerini görecektim, belediyeye gittim ama onların da rizeye gittiğini haber aldım, rizede olmama rağmen çok kötü bir çay içtim belediyede. tazelesinler mi diyen başkan yardımcısına eyvallah, yolcu yolunda gerek dedim. yine gelin bu defa bizi ziyarete dedi sağolsun genç başkan. onunla da lafladık o ara, çevre mühendisiymiş, ne güzel dedim aklımda başka birşey varken. arabaya döndüm. ardeşenden geçerken ayder yaylasının tabelasını gözüme kestirmiştim, bu havada çıkılırmı bilmem demişti teknisyen arkadaşlar ama gittiği yere kadar dedim. tepeye, ilk tesislerin olduğu yere kadar gittim hatasız ama bi o kadar çılgınca bir sürüşle. yolda bir ben vardım, başka kimin işi olurdu bu zamanda, bu havada. çektim arabayı kenara, abi çayın var mı dedim. içeriye geç diye daha iç bir mekan gösterdi. adamın biri- ki sonradan adının tamer, yaşının 42 ve bekar olduğunu öğrendiğim- oturuyordu. çayımı içerken karadenize geldiğimden beri ilk defa biriyle konuşmak istedim, bi şekilde laf attım ortaya. onda da açlık varmış konuştu yarım saatten fazla. beraber kalktık, o da aşağı inecekmiş, atarmısın beni dedi. yine çaya para vermedim. ben yine hocaydım, yine misafirdim, yine ben değildim. döndüm, odaya kapandım, yanımda götürüp okuyamadığım kitaptan iki saat okudum, iki saat uyumaya çalıştım, olmadı. yemek saati ve ardından oturma salonundaki aynı manzara teknisyenlerden ikisi-gececiler;sadık ve adnan- beni bekliyor. çay söylüyorlar, şoför gelince hocam makinayı öğrenmişsiniz, bi de görseydiniz dediler. nerde dedim, yakın mı? hocam burda, biz de gelir mi diye, teklif etsek mi diye utana sıkıla öylesine söylemiştik dediler. neden olmasın dedim; çayınız var mı? şoför arabayı kapıya getirdi, ben arkaya yönelirken birisi ön kapıyı açıp buyurun dedi. insanları sevindirmek bu kadar kolay mı dedim kendi kendime bir yandan da kendimi sorgularken. rizenin tüm elektriğinin yönetildiği trafo merkezinde karşıladılar beni. emin bey indiğimi arabadan indiğimi gördüğünde en az askerlik arkadaşını görmüş kadar sevindi, güldüm. klavuzunu okuduğum makinayı gördüm, resimler ölçülendirilmemişti, tahminimden büyükmüş. bana bi brifing verip bişeyler sordurlar, cevapladım, tavsiyelerde bulundum :). çay indiğimde konmuştu bile, oranın amiri de kapıda karşıladı beni, iki gündür anlattıkları 'ben'i görünce kendi kendine Allah Allah der gibi bir hali vardı, onun yaşına göre ben bir çocuktum ve anlatılanlara göre-anladığım kadarıyla- bir dev olmalıydım. baş köşeye oturtuldum ve amir tarafından merkez ve panolar hakkında yeni bir brifinge katılmış gibi birimin görevini ve altyapıyı anladım. sohbette memleket meselelerinin yanı sıra mühendislik bilgimin derinliklerine de inildi. yine TSI motoru anlattım, yine teiaşın toyotasından gelen sesleri anlamlandırmaya çalıştım. şoför dünkü yetersiz açıklamadan rahatsız olacak ki yine sordu; hocam yanlış anlamayın da ben niye geldiğinizi anlamadım. cevabım hazırdı aslında: ben de! ama yeri değildi, espiri yapar gibi gülümseyerek; 'manyalık' dedim. diğerleri güldü, şoför bozulur gibi oldu ama o sırada diğerleri de susmuş onunla aynı 'acaba' bakışıyla beni bekliyorlardı. anlamalarını beklemediğim için işin göründüğü gibi olmadığı şeklinde bir yalanla başladım. aslında ben makale ve kitap yazmak için ankaradan kaçmış, yazar edasıyla kafa dinyelecek mekanlar arıyordum. ilk etapta tam olarak yalan değildi. bu dediklerimin bir kısmını yapmıştım ama sinopta 4 gün sürmüştü. 2 uluslararası makale, 1 yurt içi makale tam olarak bitmiş 4 uluslararası makaleninse altyapısı ve şekilleri hazırlanmıştı ama 5. gün biraz daha uğraşının dışında başka bir icraatım yoktu. rize hakkatten manyaklıktı ama bunu söylemenin yeri değildi. adamların hayallerini de yıkmanın bir anlamı yoktu. çay bitti. hepsine tek tek teşekkür edip yine aynı uğurlama prosedürüyle öğretmenevindeki yatağıma döndüm, aynı taş gibi yastığa.

yine erken kalktım, kahvaltı ve yemekler dışında odadan çıkmadım. akşam yine aynı ekiple-ki onlar da işlerini bitirmiş benim gibi ertesi sabah ayrılacaktı- vatanı kurtardım. hatta birkaç el oyun oynadım. tabi herkes benim oyunumu ve tabirlerimi can kulağıyla dinlediği için pek zevk almadım, gerildim ama olsun. odaya döndüm ama kalorifer yanmıyordu. soğukta hep beraber oturduk, karanlık odaya sızan spot ışıkların altında.

Sunday, March 11, 2007

rüya

ağlarsa anam ağlar ardımdan
göklerden ağıt yağar yağmurla
dost yüzlü yalancılar kapımda
yalnızlık çırılçıplak koynumda*

en son ne zaman ağladınız, gözleriniz ne zaman doldu kapaklarından taşarcasına. şu kalabalığa aldırmadan, ağlamayı bilmeyenler gibi anıra anıra değil, hüngür hüngür ağlasam dediniz mi hiç. siç hiç hayalinizi rüyanızda gördünüzmü? peki rüyanızın gerçekleştiğini gördünüz mü? gerçekleşse ağlar mıydınız?

ordu'da düzeni bozdum, yine geç yattım ama düzeni tam bozdum ki geç te kalktım-11:25. yavaşça toparlandım ve en kısa ayılma yolu olarak banyoya yöneldim ama şansım yanımdan hiç ayrılmamıştı: suda yeterli tazyik yok, ısınmıyor. la havle, devam. miskin miskin giyindim ve dün gözüme kestirdiğim derli toplu pastane-kafe-lokanta karışımı yere kahvaltıya gittim. camında yazıyordu hafta içi kahvaltı tabağı: 3.5 ytl, hafta sonu açık büfe kahvaltı; 12'ye kadar! aslında şansımı kaybettiğimi düşünüyordum, kahvaltıyı birkaç poğaça ve çayla geçiştirecektim ama şansım sanırım banyoda kalmış olacak, kahvaltı devam ediyordu. tabi girerken kendimi keyif yapmaya o kadar hazırlamıştım ki gazete bile almıştım. kahvaltının özeti baya bi yedim, sabah+öğlen kıvamında, gazeteyi de o sırada bitirdim. keyif çayı ile de pazar ekini (milliyet-pazar) okuyayım dedim. sigaram için ateş isterken (bırakacağım için ateş taşımıyorum :)) Akif ilgi bekliyor başlıklı yazıyı okumaya başladım. can dündar yazmış. ankara hacettepe de akif'in İstiklal Marşı'nı yazdığı evi-dergah aslında- gezmiş ve bakımsızlığından, ilgisizlikten bahsetmiş. akif'in odasının da fotoğrafı var: rüya gördüğü oda, uyandığında kağıt bulamayıp duvara yazdığı mısralar:

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner taşarım.
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.

güzel hayal kurmalı, hayali gergef gibi işlemek lazım, gerçekten uzaklaşmadan hayale ulaşmak için çalışmak lazım hatta hayatını hayale adamak ta lazım ki rüyasını da görebicek kıvama gelebilesin. öyle bi kıvama gelsin ki rüyanın gerçek olabileceğine sen de inanabilesin. hatta inanasın, hissedesin, akif gibi olabilesin, onun gibi hayırlı rüya görebilesin. gördüğünün gerçek olduğunu bilesin hatta bunu başkaları da bilebilsin ki senin rüyanın gerçekleştiğini gördüğünde gözleri yaşarsın; benim yukarıdaki dörtlüğü okuduğumdaki gibi...

*yıldız tilbe

atasözü

sıkıştım bu sahilde. arkada başından dumanı eksik olmayan geçit vermez bir dağ, önümde deniz ama ben yüzme bilmiyorum. ne yerlere sığabiliyorum ne göklere. sadece iki yol var; her zamanki gibi. onları da denedim ama yollar hep aynı bir yere kadar taşıyor beni ve yine ikiye ayrılıyor.

sahil yolu boyunca ışıklar yanıyor ama herkes evine çekilmiş, martılar bile. ben de çekildim köşeme kendimle karşılıklı oturuyorum. ben diyorum sağa, o diyor sola. orta yolda biryerlerde buluşacağımıza eminim ama gölgem ve yalnızlığım da oy haklarını kullanmak istiyor. tartışma her zamanki gibi gece boyu sürüyor. yoruldum!

şarkılar hala beni anlatıyor ama benim rezonans kafesim anlamsız sesler çıkartıyor. tellerimimin kimi gevşemiş kimi çok sıkı. öyle boğucu bir hava varki; yürek çürütür, ciğer parçalar. bu saz bu havada akort tutmaz ben de biliyorum ve uğraşmıyorum artık. en güzelini yapıyorum çalmıyorum, izliyorum. önceki dillendirilmiş nağmelerin hatırasıyla kulaklarımın pasını temizliyorum ve damarlarımdaki kanın, atalarımın söylediği sözü hatırlıyorum: "Geçmişi olmayanın geleceği olmaz"*

*Çerkes atasözü

karizma

mutlaka izleyin (ogün sanlısoy, saydım. gökhan kırdarın sunduğu dünyanın müziği programından)

http://www.youtube.com/watch?v=DmG3cSJBEsc

gerekçeler

1. parça çok güzel

bana güzel geldi. ben de bir süredir sayıyorum ondandır. her şeyi sayıyorum. mesela 8 gündür uzaktayım gibi. parçanın hikayesi de böyle bişey, adam -ogün- askerde yazmış. ayrıca parça bu programda akustik seslendirilmiş, fişten çekik-unplugged. güzel yani.

2. karizmanın ne demek olduğunu çok net anlatan bir çekim

a) davulcuyu izleyin. karizma yapmak diye buna deniyor. aslında yok ama böyle montaj yapılıyor.
b) basçıyı izleyin. kızlar en çok bu herifi (aslında çocuk duruyor) beğenmiş. çok karizmatik görünüyormuş. birkaç yerde okudum. bence pek bişey yok zaten kızlar dedikleri de kesin çocuktur. gerçi aklı başına gelmiş kaç tane var ki? (ağır laf oldu galiba)
c) gitaristi izleyin. adam 'cool' dediklerinden. vokal yaparken bile ağır duruyor. oturuyor ama kalıbından boy-pos olduğu da belli. bacak duruşu, çizmeler, sözsüz kısımlardaki hareketler. benden ikinci yüksek puanı aldı
d) ogünü izleyin: ortalama diye buna deniyor. bandana biraz katkı sağlıyor ama imaj yeterli değil önemli olan susuzluk her zamanki gibi. işini yapan adam kıvamında öyle çok cıvımıyorda. sadece saygılı duruşundan en yüksek üçüncü puanı bile aldı benden
e) the winner issssss (or oscar goessss toooo) evet. gökhan kırdarı izleyin. programı ilk izlediğimde de bu adam stüdyoda şarkı yapsın, hiç çıkmasın demiştim. farklı bir karizma ama bilemedim. belki yapmış olduğu müzikleri çok sevdiğimden belki de kercine en yüksek puan onun.

son olarak bir tavsiye. bir iş yaparken mümkünse birilerine bişey anlatırken felan sizi kameraya alsınlar, mutlaka izleyin. beni doktora jürisi sırasında çekmişler, iki saate yakın sanırım. hepsini bi daha oturup izledim. eleştirdiğim o kadar çok şey oldu ki ama hepsi bi yana ne gevezeymişim ben ya :)

ordu 4

bugün öğlen orduya ilk geldiğimde gittiğim lokantaya tekrar yemek yemeye gittim. yine aynı garson bayan karşıladı beni, siparişimi aldı. çok sıcakkanlı bir tip, beklemediğim kadar. yemeği söyledikten sonra iki tabak bişeyler getirdi. kebap yapan bir yer olunca insan ezme, salata felan bekliyor. gelenin birini tahmin ettim ama bilemediğimden başladım:

b: sorması ayıp; bu ne?
g: turşu kavurması (sondaki ı harfi bunun oldukça normal ama sorunun saçma olduğunu belirtircesine uzun söyleniyor)
b: harika! peki bu?
g: (önce bir gülme, sonra kafayı tövbe tövbe der gibi bir yana çevirme) yoğurtlu makarna.
b: sağol

o kadarını ben de anlamıştım ama ön soğuklar olarak yoğurtlu makarnaya alışık değildim tabi sadece yoğurtlu değil içinde havuç rendesi ve ne olduğunu çözemediğim bir iki yeşillikte vardı. yine de aklım turşuda kaldı. kız uzaklaşır uzaklaşmaz tabağı elime aldım ve kokladım. kız uzaktan beni izliyormuş, gülmeye başladı. millet bakmasın diye gülmesini gizlemeye çalışarak ve karnını tutarak. su istiyorum, fatsu gelecek biliyorum. fatsa su. aslında başka garsondan istedim ama kız aşağıdan (bu arada üst kattayım, balkon gibi ara bir kat) gördü ve suyu kendi getirdi yine-bıyık altından gülerek.

g: ordulu değil misin?
b: değilim
g: nerden
b: ankaradan geliyorum
g: ankaradan niye geldin (soru aynen böyle)
b: canım sıkıldı (hiç gecikmeden-ekşi sözlükte karizmatik cevaplara girebilir)
g: iyiymiş be, ohh (bu da girer)
b: --- (söyleyecek bişey bulamadım, sadece nerdeyim ben der gibi gülümsedim. bu kim?)

yemeği yavaş yavaş yedim. ilk geldiğimde et sote önermiştim, hala öyle. döner yemeyin :(. acelem yoktu, yavaş yavaş çatalı tabakta tur attırıyordum. o sırada şef garson geldi, elinde gazeteyle. teşekkür ettim ve arkasından bakakaldım. nasıl bir imaj çiziyorum ben dışardan dedim kendi kendime. yabancı olduğum belli ama sakallar bi karış, kadife pantolon üstüne bi kazak, deri mont ve manchester şapkam (onu da gezdiriyorum, rekor kırdıracam). yavaşça yemeye devam ettim. o sırada kız birkaç sorti yaptı tabağa bakarak. korktum şimdi amma yavaş yiyorsun diyecek diye, hızlıca bitirdim ve gazeteyi elime aldım.

hanımefendi 10-15 saniye sonra yanımda bitti:

g: çay getiriyorum (buna diyecek bişeyim yok, ilk geldiğimde de yemekten sonra çay istemiştim. zeki garson tribi)
b: iyi olur
g: yani (nasıl bir bakış tarif bulamıyorum. ne demek şimdi bu, getir mi getirme mi diye sorguluyor ve daha manalı bişeyler bekliyordu)
b: çok iyi olur (:):):), evet kendime gülüyorum)

çay geldi, ben de o sırada cebimden-yakında bırakacağım- sigara paketini çıkartıyordum ama ateşim yoktu.

b: bi de ateş alabilirmiyim
g: al (hızla cebinden çıkartarak, zaten eli cebindeydi cevap kadar kısa bir sürede)
b: teşekkürler (sadece teşekkür, şaşkınlığımı ne kadar gizledim bilinmez)

sonunu merak edenlere. çay bitti. hesap istedim getirdi, hatta şef garsona iki defa hesap bekliyorum diye çıkışır gibi söylenerek. parayı ödedim ve montu, şapkayı elime alıp kapıya doğru yöneldim. ocağın yanından hızlı adımlarla arkama kadar gelmişti bile. kasadakine hayırlı işler dedim, şef garson yanımdaydı ona da kolay gelsin dedim ama ondan önce kız cevapladı. arkasından yapıştırdı: "yine bekleriz efendim" (efendim kelimesindeki vurguyu da tarif imkansız. hani arasıra annemiz ya da ablamız yapar ya aman da aman kimler gelmiş efendim der gibi, paşam naber! ile aynı ifade :))

Saturday, March 10, 2007

ordu 3

daha önce ordu da sadece yayalara açık geniş bir iki cadde yapıldığından ve bunları çok beğendiğimden bahsetmiştim. az önce bir yürüyüşe çıktım, azıcım nefsimi bastırdım (yanlış anlaşılmasın sadece yemek yedim demenin başka bir şekli) ve öğretmenevine geri dönüyordum. caddeler tıklım tıklım bu arada, çoğu gençler, kızlı erkekli. tam iki tane kız ile yan yana konuma geldiğimde karşılarından gelen bir kıza seslendi bir tanesi:

a: melis nereye?
b: eve (buraya kadar bişey yok)
a: hayırdır?
b: ayrıldık (umursamaz bir şekilde)
c: ne? (bu ikili kızdan ikincisi)
b: şaka ya, daha değil. bi yere davetliymiş.

ben son cümlede koptum. çok sürmez :)

ordu 2

bu nedir anlayamadım ki, karadenizi güneydoğu anadolulular mı zaptetti. orduda da sinopta olduğu gibi hep kebap var hem de dükkanların adı da antep sofrası, urfalı felan filan. bi de düzgün yapsalar içim yanmayacak. ne kadar fason kebapçı varsa burda. döner de yaygın, özellikle tavuk. lafmacunlardan kaçın, hem içi daha doğrusu üstüne koydukları zerrecik miktarındaki madde kötü hem de az pişiriyorlar. lahmacun zaten az pişer gibi bir laf duymak comment almak istemiyorum çünkü burdaki lahmacun çıktığında et hala ıslak gibi. nimete kötü denmez ama iyi de denemiyor ki.

zaten yemeklerle aram çok iyi değildir-ya da başka bir deyişle obur bir insan hiç olamadım- ama yalnız yemek yemekte çok kötü birşey. evde anlarım ama dışarda garip oluyor. ne bileyim en azından yemekten şöyle büyük bir lokma almış ağzına götürürken karşında seni gizleyecek-paravan lafını kullanmak istemedim- birinin olmayışı ne kötü. dikkat ederseniz cümleye en azından diyerek başladım, bundan sonra senle yemek yenmez, sen karşındakini paravan görüyormuşsun commentlerine de kapalıyız.

özet: gönül ne lokanta ister ne yemek gönül muhabbet ister gerisi bahane.

Friday, March 9, 2007

yol

bugün hayatımın en uzun tünelinden geçtim. böyle söyleyince uzun süredir tüneldeymişim de bugün çıkmışım gibi ruhani bi anlam çıkıyor, varsın çıksın, ama esas kastım orduya gelirken sahil yolunda geçtiğim tüneldi. bitmedi bi türlü hayretlerim arasında. kapalı alan korkum olsa ömrümden ömür giderdi ama ben daha çok mühendislik harikası gözüyle ve insan neler yapabiliyor hayranlığıyla geçtiğim için problem olmadı. çıkışta elbette ohh bee dedim hatta vay anasını da dedim ama küfür babında değil. hemen ardından insan olanın Allah devlete zeval vermesin diyesi geliyor. tabi bunun da hemen ardından demek yolsuzluk yaptıkları yol burasıymış gibi bir düşünce de :)

baştaki hayatımın en uzun tüneli lafına takıldım. yazıları genelde doğaçlama yazıyorum ama yazarken bi anda değişiveriyor. düşünce hızına on parmak yetmiyor, onu bırak konuşma bile yetmiyor aslında. hayatımın en uzun tünelinde olduğumu uzun süredir hissediyorum ama tünele ne zaman girdiğimi hatırlamıyorum. ışık ta görmüyorum ama çıkışın bu tarafta olduğunu söylediler. sürüyorum...

sis

kafamı kaldırdım, şöyle bi baktım etrafa. her taraf duman. güldüm kendi kendime, baktım etrafa kimse izliyor mu diye ürkek ve biraz mahçup ifadeyle. gözlüklerimi çıkardım, tişörtün alt kısmıyla sildim ve yeniden taktım. değişen birşey yok! meğer gözümün önüne kadar sis çökmüşte ben görmemişim. kafamı salladım sağa sola, hızlıca. belki dedim kendi kendime, bu sis dışarda değildir de içerdedir diye. nafile. güldüm yine kendi kendime, yine etrafa baktım deli midir nedir diyen var mı diye. durduğumu fark ettim. hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladım, şehre doğru, kalabalığa doğru; yalnızlığıma doğru...

ordu 1

ilk lazla karşılaştım. tam 1050 km sonra. öğretmenevini tarif etti, aynı yolu üç defa. sonra vazgeçti. başka bi yol tarif etti, böyle daha kolay olacak direkt önüne çıkarsın dedi. neyseki sonuç başarılıydı yoksa hala arıyordum :)

ordu büyük. sinopa göre çok büyük. ilk izlenim güzel, araç trafiğine kapalı yaya yolları yapmışlar, geniş caddeler şeklinde, arnavut taşıyla örülmüş. simitçi hastalığı buraya da bulaşmış, bolca var. iyi de bi lokanta buldum, paşa restorant: mutlaka gelip et sote yemek tavsiye olunur. caddenin iki yanı boyunca mağaza dolu, herşey var ilk bakışta. gözlerim iç giyim mağzası aradı burada da, sinopa benziyor mu diye :). şaka bi yana burası normal görünüyor, sadece iki tane görebildim :):)

martıları unutmamak lazım, denizin yakın olduğunu unutturmuyorlar.

sinop-ordu arası

mutlaka bu yolu katetmeli. mutlaka kısmında özellikle sinop-samsun arasına vurgu yapılmıştır bunu da belirtmek isterim. rallileri izleyip: abi şu güzelliğe bak, adam bi de içine yol koymuş; burda gidilmez mi? şeklinde laflar edenlerin vay haline. daha memleketimizi bilmiyorlar. ralli demişken, yol tam rallilik :). kendini beğenmiş, megoloman eleştirilerini bir kenara bırakarak itiraf ediyorum: şiir gibi araba kullandım. ders kitaplarına girecek şekilde diyebilirim. özellikle sinop-samsun arası tam konsantrasyonla 2 ila 5. viteslerin tamamını etkin bir şekilde kullandım. performans kaybı olmadan bu yolda harcanabilecek en az yakıtla da diyebilirim. biraz fazla harcamış olabilirim ama değer. eminim bu cümleye gülenler olacaktır kinaye yaptığımı zannederek ama hayır, ciddiyim. sinop-ordu arası sadece deponun 3/8'ini harcadım. ama yine söylüyorum sinop-samsun arası 5. vitesle geniş viraja girip (ki karşısı uçurum) hemen ardından gelen ters yöndeki keskin virajda yavaşlayıp 3. vitese geçiş yapmak (hata yok, önce 4 sonra 3 değil, ferrari usulü direkt 3, yani sequencial değil) virajı 3000-3500 d/d ile çıkmak ve arkasından gelen hafif S virajlarda devam etmek gibisi yoktu. en müthişi bu virajların en sonunda rallilerde el freni ile dönülen ardışık U virajların olması. 2. vitese kadar düştüm ama araba limitlerde döndü. dedim ya, ders gibi diye :)

Thursday, March 8, 2007

sinop 6

garip bir yer burası, ya da bana öyle geldi. köpeklerin çok olması dikkatimi çekti, hem sahiplerinin dolaştırdığı hem de sokak köpekleri. ama sokak köpekleri de garip, öyle bizim ankaradaki gibi bozkır köpeği değil, değişik cins köpekler. fino diye tarif edilenleri bile var sokakta. bugün bakayım dedim ama sokaklarda hiç kedi görmedim, normal sanırım :).

başka acayiplikler de var. mesela sinop il merkezi küçük bir yere toplanmış gibi, bütün mağazalar felan burada; bir iki cadde üstünde. çok pastane var, merkezde yaklaşık 10 tane kadar. bugün birine girdim kapıda esresso ve capucino yazıyordu. bi capucino istedim, özlemişim. adam getirirken o benim değil, o benim değil diye içimden tekrarladım ama o benimdi. ama bu neydi şimdi :). tahminen sıcak suya eklenen toz şeklindeki levazımattandı ama kötü kokusu ve su kıvamındaki tadı hala damağımda. ilk yudumdan sonra ikinci gelen şahsa bir nescafe söyledim ve masa üstünde duran fincanı ve içindeki sıvıyı uzaklaştırmasını söyledim. sonra içime bi kurt düştü. gelecek olan şey, kahve, nasıl olacaktı acaba. evet, her zamanki gibi aklıma gelen başıma geldi. cam fincan ve bir taraftan bakınca karşıda istanbul görünüyor. eskiler bilir bu çay için söylenirdi ama benim nescafem de yeterince berraktı. ya da sulu mu demeli. yarıya kadar içtim. hesap öderken sağolsun capucinonun parasını almadı çocuk ama sordu; beğenmediniz galiba. çıktım, biraz daha yürümek istedi canım ama gariplikler çok; anlatmakla bitecek gibi değil ki. mesela çarşıda 4-5 tane kadın iç giyim mağazası var. bana çok geldi. sakın senin dikkatini çekmiş, buralarda da çok, normal bişey lafları etmeyin; garip işte. şehrin bu kadar ihtiyacı var mı, yoksa rekabet mi var bilemem. ben gördüğümü yazıyorum :)

yarın gidiyorum buralardan. kısmetse gelirim bi daha ama mümkünse yazın, mümkünse bir başıma değil çünkü bu mevsimde buraları bana hüzünlü geldi. ya birbirimizi tamamladık ya da algıda seçicilik. kim bilir...

acı ilaç

şimdi elimde iki tane hap var.

1. ne kadar az bilgi, o kadar çok huzur.
2. bilmek bilmemekten iyidir.

renklere siz karar verin. istediğinizi yutun.

Welcome to the real world!

sinop 5

başlığa bakmayın, sinopta anlatacak bu kadar çok şey yok. güzel bir doğa (yazı tercih edin), sakin bir şehir ama yiyecek birşey yok. yani en azından kendine has bişeyleri olmalı diye düşünüyor isan. bi döner bu kadar kötü olabilir mi? antep sofrası isimli lokanta kuzu şiş yazıp daha etinden yapılmışını verir mi?

ben sayamadım. sanırım beş gün oldu. kaçta yattığımın önemi olmaksızın her gün 8:30 civarında kalkmayı becerebilmiş durumdayım. kahvaltıyı kaçırmıyorum yani. üstümdeki miskinliğin tarifi yok ama yine de bir arpadan daha uzun yol aldığım kanısındayım. verim konusu tartışılır, çünkü beklentilerin ne olduğu değişken. ama yüzde yüz olmadığı kesin :)

bu gündüz ve geceleri duyduğum acayip kuş sesleri martılardan geliyor olsa gerek. daha önce hiç böyle kötü kuş sesi duymadığım için tahminim bu yönde. bi de geceleri koro halinde çığrışıyorlar, ne anlama geliyorsa. bi tanesi de odamın camından görebildiğim (hafif çapraz kalıyor) ağacın üstüne yuva yapmış, şans işte.

masal

bir varmış bir yokmuş. evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. develer tellal iken, saksağanlar berber iken... ben anamın eşiğini tıngır mıngır sallar iken bir kan daha, bir can daha geldi dünyaya. kendini bilmez zamanlarının o ilk sekiz ayında hiç durmadan ağladı rivayet edilir. ne istediğini bilen yoktur, her zamanki altını değiştirme, besleme ve uyutma şeklindeki standart ihtiyaçları karşılandı. zaten ancak sekiz ay dayandı. baktı olmuyor konuşmaya başladı, tabi öyle şakır şakır değil ama çığlık çığlığa ağlamaktan iyiydi.

devam edecek... (yazı olarak...)

Wednesday, March 7, 2007

sinop 4

sinopa arabayla gelin. şehir meydanına geldiğinizde (nereden bilecez şehir meydanı olduğunu demeyin, belli oluyor) sağa dönün. denizi gördükten sonra-ki sadece 50 m ilerde- sola dönün. orası aşıklar caddesi. hiç sapmadan yolu takip edin. kaç km olduğuna bakmadım çünkü bakılacak o kadar çok şey vardı ki km ye bakmak aklıma bile gelmedi ama tahminen 5-6 km.

bakılacak o kadar çok şey var ki derken. deniz, yolun kenarındaki uçurum, uçurumun altında vahşice köpüren dalgalar, yoldaki virajlar, yoldaki virajlar (tekrarın sebebi bütün viraj çıkışları uçurum), yoldaki çukurlar ve gökyüzü. lakin manzara süper diye bu mevsimde arabadan dışarı çıkmak pek anlamlı olmuyor çünkü deli bi rüzgar var. sigara bile içilmiyor, külü düşüyor :). biraz da sizi uçuruma doğru iten bi güç var ama korktuğum sanılmasın diye bahsetmiyorum.

bu arada caddenin sonu okullar caddesine çıkıyor. garip. aşıklar caddesinden okullar caddesine :). belki garip değildir, bana öyle geliyordur. ne oluyor ya bana; içimdeki raskolnikov mu depreşti ki iç çatışmalar yaşıyorum. neyse. daha önceki blogu okuyanlar bilir. okullar caddesinin hemen ortasında sinop öğretmevi var. bi anda eve gelmiş gibi hissettim kendimi :)

sinop 3

ankaradan ayrılırken hafif hafif yağmur çiseliyordu. kendi kendime bak buraları arkandan ağlıyor, nereye lan dedim. buraya kadar bişey yok; biraz megolomanlık, biraz da!? abartı :). sinopa vardığımda yağmur yağıyordu. üç gün de sürdü. ne demek şimdi bu. yoksa ankaranınki sevinç gözyaşlarıydı da ben mi yanlış anlamışım.

farkeden bişey olmadı. amaç zaten güneş görmek değildi, yağmur altında kimsenin tanımadığı bir yabancı olarak, deri ceketli, manchester united şapkalı, kot pantolonlu ve pek te kimsenin giymediği botları olan bir varlık. kalabalıklara karıştım ama çok ta karışmamak için yalnızlığımla sıkı sıkıya kol kola girdim. kalabalığa girince o benden daha çok korkuyor, yapışıyor iyice bana.

benzin tasarrufu konusunda sınıfta kalabilirim. Dr. ünvanına sahip bir makinacı olabilirim ama tasarrufun başı istemekle başlıyor sanırım. gerçi bu kadar virajlı ve tırmanma içeren bir yolda sinopa sadece yarım depo benzinle geldiğimi söylemeden edemeyeceğim ama benim eksiğim gerekli gereksiz araba kullanmamdan kaynaklanıyor gibi. sonuçta ankaradan aldığım bir depo benzinle şu ana kadar 700 km yapmış durumdayım. iyi bir rakam.

Tuesday, March 6, 2007

sinop 2

sinopa gittiğimi duyanlar akıllarına gelen güzel yerleri sıraladılar. ben de-her ne kadar amaç bu olmasa da-en azından doğal güzellikleri görmek belki beni etkiler diyerek yola çıktım. şehre girerken erfelek tabelasını görmüştüm ama yine de resepsiyona sorma gafletini gösterdim. erfeleke nasıl giderim?

R (resepsiyonist): hocam araba var mı?
B (ben): var.
R: hocam şimdi önce okullar caddesine çıkın, garajın ordan kastamonu yoluna sapın, ayancık tabelası var, o da o tarafta.
B: daha dün akşam geldim, sinopu hiç bilmiyorum.
R:haaa. tamam. (yandakine dönerek) abi sen daha iyi tarif edersin, bi baksana. hocam erfelek'e gitmek istiyor.
A (abi): hocam girişte reno vardı ya, hani karşısında da tofaş
B: eee
A: oradan iki kilometre önce dönüş var, gelirken sola ama burdan giderken sağa doğru.
B: sağol, ben bulurum.

kendi hislerime güvenerek ve çok az sayıda olan tabelaları gözden kaybetmeyerek erfelek yolunu buldum. tabi abinin bahsettiği reno ve tofaşı da gördüm. erfelek 30 km. yol harika. yani belki de benim canım yol yapmak isemiş olabilir, kabul ediyorum ama bol virajlı, bitmeyen uzun uzun dönüşlere sahip süper bi yol. hafif !? hızlı gidildiğinde meşhur 'g' kuvvetini damarlarınızda hissedebiliyorsuzun. mümkünse astra'dan daha kötü bi arabayla gitmeyin. çevreyi izlemeye de fazla dalmayın. izleyecekseniz de bırakın arabayı başkası kullansın, olmuyor. bizzat şahitim.

bilen yine bilir tabi, oraya kadar gidip takım şelaleleri gördün mü diye sorar da. malesef. denedim. 15 km daha ilerdeydi. 9 km taşlı yolu katettim ama arabanın altına çarpmaya başlayan taşlardan içim acıdı :). traktör veya arazi aracı olmadan devam edilemeyecek noktaya kadar gittim. görmüş kadar olmuşumdur sanırım.

Ne kadar da ben yazmak isterdim!

evet bilen bilir başlık ta çalıntı :). ama hakkımı yemeyin edebi yeteneğim kısıtlı olabilir ama yetenekleri çıkartma konusunda kayda değer bir başarı gösterebiliyorum (zaman zaman). Ogün Sanlısoy, dinleyeniniz olmuştur mutlaka. son albümü 'Üç'. başarılı, nokta!

Hadi Beni Güldür Biraz

Aynaya sordular güzel miyim diye
Dedi bırak yüzünü bak şu gözlere
Eğer parıltı varsa, yüreğin çarpıyorsa
Bu dünyada senden güzel mi var
Bu dünyada herşey güzel bir bak

Keyfin kalmadıysa susar bu şarkılar
Giyinip boyansanda renkler solar
Sebebin kalmadıysa var olmak ızdırapsa
Yüzünde maskeyle geçer yıllar

Hadi beni güldür biraz
Hadi beni güldür biraz
Daha yolumuz var daha çocuğuz inan

Aynayı kırdılar güzel göztermiyor diye
Bölündü parçalar çoğaldılar
Parıltı kalmadıysa, yüreğin çarpmıyorsa
Dünyadan ala cehennem mi var
Dünyada hala cehennem mi var

Hayat toz pembe olur sen istersen
Ne ekersen biçersin bu gizemli bağdan
Bir yanın karanlık bir yanın aydınlık
Işık bir yerdense şüphen mi var


Sabır! Pes etmek yok...

sinop 1

hata mı ettim acaba? tamam sabah erken kalkacağım, hayatım bi düzene girecek dedim ama paramparça geçmiş bi gecenin ardından da insan yatağında şöyle miskin miskin yorganına dolanmak istiyor. nereden bileyim ben sinop öğretmenevinin 'okullar caddesi' isimli bir cadde üstünde olduğunu.

cadde ismi önemsiz gibi durabilir ama yaptığı çağrışım kesinlikle doğru. bu cadde ismiyle müsemma. ben deyim 5 siz deyin 10 tane okul var civarda. hepsi birbirine benzediği için hala tam sayısını bilmiyorum ama kapıdan çıktığınızda karşınızda, sağınızda ve solunuzda okullar var. şaka gibi; eşek şakası.

şimdi bi eğitim gönüllüsü olarak (komik oldu:)) okullara karşıymışım gibi gelebilir ama alakası yok. ben sabah saatlerinden itibaren ardı arkasına çalan çeşitli senfonik okul zillerinden şikayetçiyim. hatta bazen koro da yapıyorlar, nasıl beceriyorlar anlamadım ama bitsin de yeniden uykuya dalayım dediğinizde ikisi hatta üçü birden çalmaya başlıyor. nerde o eski zırrrrr diye çalan ziller.

işin ucunda katil olmak ta var. düşünün şimdi saat 2 te yatmışsınız, uyuyamamışsınız (her zamanki gibi), saat tahminen 4 olmuş, yağmurun cama vuran sesiyle yavaşça uykuya dalmışsınız. o da ne. bi anda senfonik ziller çalıyor. tamam. ona da gözyumdunuz diyelim. peki ilk tenefüste basketbol oynamaya çıkan çocuklara ne demeli. topun her yere ve kahrolası metal panyaya çarpma sesi zaten büyük kazan kıvamına gelmiş başınızda 'dannnn dannn' diye inliyor. yav söylemeyim diyordum ama bu kızların sesi bu kadar cırtlak mıydı?

özet: sinop öğretmenevine gelirken şartları gözönüne alın ve iyi düşünün. öğleden sonra yazıyor olsam ne derim bilmiyorum ama sabah sabah benden daha iyisini beklememek lazım.

Monday, March 5, 2007

hayat!

eveett. yine biraradayız. ben, gölgem ve ayrılmaz eleman 'yalnızlığım'.

yine kaçtım, kimseye haber vermedim, telefonlarımı kapattım ama nafile; buldular yine beni...

aslında emin değilim, onlardan mı kaçtım yoksa onları bulmak için 'taaa' diye tarif edilen mesafelerden kopup buralara geldim. olsun, yine beraberiz. ne fark eder.

yeni bir yüzü olsun diyorum bu seferki blogumun. herşey olsun içinde, herşey olsun ama ben olmayım. yine sesli düşünüyorum ama sesim yine bana yabancı geliyor. ben olmayacaksam ne diye yazıyorum yine gecenin bu saatinde takır takır. ama biraz da değişiklikler olsun müsade edin. ben de sacidu gibi film, kitap vs. eleştirisi yapmak istiyorum. ben de mahallemizin kültürel dikili taşı olma yolunda adımlar atmak istiyorum. hatta başlangıç olsun diye trt2'de 'bir tatlı huzur almaya geldim' programını izlerken yazıyorum. nasıl ama; iyi başlangıç bence...

bir sonraki 'post' ile birlikte biraz yol hikayesi anlatayım. tayfun talipoğlu gibi değil ama. beklemeyin öyle abuk hatta çoğu zaman subuk ta olan cümle dizimlerini. tabi zevkler ve renkler tartışılmaz diye bir de atasözü !? var. yalan! benim atalar böyle dememiştir heralde. ben tartıştığıma göre aynı genetik şifreyle kodlanmış (acayip entellektüel bir sözdizimi oldu :)) olduğum neslime ait atalarım da tartışmış olmalı.

hoşbuldum... :)