Monday, May 28, 2007
biz
yaralı genç kaçtığı anlaşılmayacak kadar yavaş ama mümkün olduğunca hızlı adımlarla karanlık sokakta ilerledi ve ilk bulduğ kuytu köşeden dönüp sırtını binanın duvarına yasladı. terden sırılsıklam olmuş ve vücuduna yapışmış gömleği, göğsüne her şişirişinde teninin üzerinde kayıyordu. zifiri karanlık bu sokak köşesindeki tek ses aldığı nefes, tek beyazlık ise gözlerinin akıydı. bir an nefesini tuttu, derin boşluğa kulak kesilmiş onun peşinden gelip gelmediğini anlamaya çalışıyordu. gözlerini bir noktaya sabitlemiş, aklından karşılaşabileceği her durum için binbir türlü plan yapıyordu. karar verdi; eğer uzaktan gelen bu sesler ona ait ise yanına geldiğinde hiçbirşey olmamış gibi davranacaktı. sanki onu hiç görmemiş, ondan hiç kaçmamış, kuytu bir köşede sadece dinleniyormuş gibi yapacaktı. dayanamadı. yumruklarını sıktı, gözlerini büzdü, kaşlarını çattı. derin bir nefes aldı, gümbürdeyen kalbi kanına salgılanmış adrenalini hızla bütün benliğine yayıyordu. sesler iyice yakına geldi. nefesini tuttu, farkında bile değildi ama bacaklarını sıkmış ve dizlerinden kırmış bir şekilde saldırı pozisyonu almıştı. böyle bir eğitimi yoktu ama doğal refleksleri ona her zamanki gibi doğru yolu gösteriyordu. ses duvarın köşesine geldiğinde hedefi görmek için başını çıkardı ve bir zıpkın gibi kendi gerdi. tam ileri doğru atılacaktı ama onun gölgesi olmadığını farketti; evet: bu yalnızlığından başkası değildi. karşı karşıya durdular bir süre, hiçbir şey konuşmadan. gözlerinin içine baktılar; ikisi de biliyordu: birinin gözlerinin içine bakabilmek çok zordu. söze gerek yoktu; ikisi de olabileceklerin bilincindeydi ve susuyordu. bir an karşısındaki yanlızlığının gözleri onun omuzlarının arkasına doğru kaydı. arkasını dönmeye gerek bile duymadı, biliyordu; gölgesi oradaydı ve her zamanki gibi macera yeni başlıyordu.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment