Monday, March 19, 2007

Rize

anlaşılacağı üzere Rize'de öğretmenevinde internet bağlantısı olmadığı için Ankara'da bir başlık altında geçmek gerekti. zaten yolculuğun son adımlarından biri olduğu için zihni yorgunluğum hat safhalara gelmişti, yani daha çok bedenimin boş işleriyle haşır neşir olduk.

öğretmenevi şehrin dışındaymış. resmi binalar olduğu belli olan yapıları görünce buradadır diye yanaşıp bi öğrenciye sordum; abi ilerde o dedi. götürüyüm mü seni, ben minübüsle dönerim. teklif oldukça garip ama atla dedim. abi sigara içilir mi dedi elindeki yarısı içilmiş ve avuç içine yerleştirilmiş sigarayı gösterirken. iç, bişey olmaz dedim çünkü dahasını demek bana düşmezdi. ne işin var buralarda dese cevabım yoktu, ona da kişisel soru sormamaya karalıydım ama çenesi durmadı. abi yabancısın heraldeyle başladı. bu rizenin çivisi çıkmışla bitirdi. okulu psikopat kaynıyormuş, hocaları dövmüşler felan filan. geri mi dönsem diye düşünüyordum çünkü beni şehrin dışına çıkartmaya başlamıştı, biraz daha götürse tırsacaktım yani :) cep telefonunu verdi, ibrahim, kısaca ibo diye kaydettim. abi gezmek istersen ara...

rize: deniz, sahil yolu, şehir içi yol, binalar (en fazla 50-100 m) ve ardından dikine çıkan dağlar. tabi bir de yağmur, bazen ahmak ıslatanla sağnak arası, geceleri daha bi içli; ağlar gibi... hava soğuk, kaloriferler de gündüz vakti yanmıyor ama hislerim zaten zayıfladığı için pek te bişey farketmiyor. yemek maceram yok bu şehirde çünkü öğretmenevi yemekleri fena değil. gerçi seyahat boyunca yediklerimi beni tanıyanlar görse, yok canım bu adam bunları yemez derdi heralde. başka bir şey yapmaya ne iştahım ne zamanım ne de gücüm vardı. ne gördüysem yedim.

seyahat boyunca ilk defa konuştum. oturma salonunda tv karşısında gazete okurken yandan birileri selam veriyor. iki dakika sonra gol ne güzeldi değil mi diyorlar. tekrarından sonra evet diyorum çünkü ilk pozisyonda baktığım halde görmüyordum. yani o laf üzerine tekrarı tekrar izleyince farkına vardım. ama soruyu soran-ki karadenizli olduğu çok belli- ve arkadaşı-ki temiz yüzlü, sevecen bi tip- kim olduğum konusunda sorgular bir şekilde beni takip ediyorlar.

1: buralı değilsiniz heralde
b:değilim
1: görevli misiniz?
b: yoo, gezmeye
2: bu mevsimde mi? (saçma olduğunu düşündüğü ses tonunda belli)
b: biraz iş, biraz gezme (nasıl olsa anlamayacaklar ne yaptığımı, benim gibi)
1: nerden, öğretmen mi?
b: (malum kişisel bilgilerimin en azını söylüyorum ama hoca etiketi otomatik yapışıveriyor)

arkadaşlar teiaş'ta teknisyenmiş, trafonun yağının temizlenmesini yapıyorlarmış ama o akşam iş dışında daha çok dünya meselelerini sordular. sordular diyorum çünkü dünyevi olaylar konusunda her türlü bilgim olabileceğine dair bir fikirleri vardı ve verdiğim cevaplar onları yanıltmıyordu. beni ne kadar tatmin ediyordu bilmiyorum ama yine yapamadığım birçok şeyi onlara tavsiye niteliğinde verdiğim doğrudur. ben niye yapamıyorumu burada tartışmıyorum. vatan, millet, sakarya şeklinde geçen muhabbetten sonra vakit ilerleyince hocam yarın da buralardaysanız biz iki vardiya hep buralardayız. bi de bizim makinanın kitapçığı var, biz anlamıyoruz size sorsak. cevap her zamanki gibi olumlu, elime mi yapışır babında.

rizenin ilk tam gün sabah erken kalkmayı yine başarıyorum gecenin bütün kabusuna rağmen. yastık zaten sertti ama bir gecede insanın uykusu 10-15 defa bölününce ne olursa olsun salak gibi kalkıyor. kim böldü sorusunu ben de bulamıyorum ama kendiliğinden uyanıyorum, saate bakıyorum ve 5 dakika bile olmamış. ilginç diyorum, şekil değiştiriyorum ve zorla yine dalıyorum. döngü saatlerce sürüyor. kahvaltının ardından yağmuru görüyorum ve yürümeye başlıyorum. ne kadar yürüdüğümü zaman olarak bilmiyorum ama akşam tekrar karşılaştığım arkadaşların söylediğine göre 5-6 km varmış. öğretmenevinden belediye binasına kadar. ölçmüş olan varsa söylesin. yağmur ahmak ıslatandan birazcız -azıcık- daha şiddetliydi, tabi ben de ahmaktan birazcık daha ıslak. ingilizcedeki tabir aklıma geliyor 'soak to the bone' mealiyle kemiklerine kadar ıslanmak. oysa ki Türkçesi daha da güzel; 'iliklerine kadar ıslanmak', daha iyi :) kaldığım yere vardığımda yanında bulunan iki okulun arasındaki geçiş yolunda polis bekliyordu. zaman değişmiş bütün okul çıkışlarında, dağılma saati polis bekliyor. ekip arabasının yanında dışarıda bekleyen polis beni baştan ayağa, sonra da kaldığı yerden başladığı yere kadar iyice bi süzdü. önce göz ucuyla izliyordum ama yanından geçerken kafamı hafif çevirip göz göze geldim. baksan dedi. ne iş yapıyorsun sen. olduğum yerde durdum, hafif gülümsedim, belli belirsiz; 'öğretim görevlisiyim'. bi daha baktı baştan aşağı. şu arkadan geleni tanıyor musun? ben rize'de kimseyi tanımıyorum-kendimi bile- diyecektim ama muhabbeti uzatmamak için omzumun üzerinden döndüm ve hayır dedim. yüzüne baktım ve yönümü dönüp aynı yavaş adımlarla çamur içindeki botlarım, ıslak paçalarım ve şapkamla merdivenlere doğru yöneldim. akşama kadar odadan çıkmadım, kah yattım kah oturdum boş boş yemek saatine kadar. yemekten sonra tahmin ettiğim ama yine de olsun dediğim manzara karşımdaydı. dünkü ekipten iki kişi beni bekliyordu. gece vardiyası daha gitmemişti. ayağa kalktılar, elimi sıktılar, halimi hatırımı sordular, kendilerine çeki düzen verip çay söylediler. her akşam karşılaştık aynı sahnelerle ve bana hiç çay parası ödetmediler. ben misafirdim, ben hocaydım, ben fikir sahibiydim, ben onların çocuklarını da okutacak Türkiye'nin emanet edildiği bir adamdım. ben sakalları uzamış, gözleri çökmüş, onların da anlam veremediği bir şekilde karadenizde kışın hiçbir aksiyonun olmadığı bir mekanda gezen biri. o an için benim aynada gördüğümle onların gördüğü arasındaki ben arasında karadenizin uçurumlarından daha büyük fark vardı. hocam emin kitapçığı getirecek (emin: gündüzcü teknisyen, hani şu temiz yüzlü olanı) derken şöförle birlikte geldiler. elinde kitapçık-kullanım klavuzunun almancadan ingilizceye çevirisi- bir ajanda, kalem ve silgi. utana sıkıla hocam bakabilir misiniz? biz anlayamıyoruz, eskilerin dediğiyle yapıyoruz. olur dedim onlar bana çay söylerken. şöför benimle tanıştı ama anlam veremedi, karadenizin havasından olacak açıklama da yeterli gelmedi. havalara suç bulmak ta yersiz, açıklama zaten yetersizdi. o gececileri alıp giderken ve gündüzcü üstünü değiştirmeye gittiği sırada kitapçığa başladım. 20 dakikada cihazın ne olduğunu, nasıl çalıştırılıp durdurulduğunu, dikkat edilmesi gerekenleri çözdüm, özetle arkadaşlardan daha iyi kullanabilirdim artık. emin bey geldi, sonraki 1,5-2 saat ona da anlattım, çoğunu biliyordu ama bazılarını adını, bazılarının işini, bazılarının ne zaman kullanılacağını ve makinada olan ve değiştirilmesi, temizlenmesi gereken parçaları o da öğrenmişti, hatta bazılarını yanına da yazmıştım o kötü, çivi yazımla. emin beyin gözlerindeki ve hareketlerindeki saygı çok farklıydı. ben oraya nereden geldiği belli olmayan bir güneş görünümündeydim, benim oraya gelmiş olmama inanamıyorlardı bile. garip ama benimle konuştuklarına bile bazen inanmıyorlarmış gibiydiler. bana çocuklarını nasıl eğitmelerini bile sordular, ellerime bakıp evli olmadığımı anlamışlardı ama onlara göre çocuk benim tarif ettiğim şekilde yetiştirilmeliydi. bu kadar sorumluluk o an benim için taşıması imkansız bir yüktü, sadece birkaç özlü söz söyleyip başka konuya ustaca geçiy yaptım. gün bitmişti ama gece bi türlü bitmedi yine.

ertesi gün sabahın erken saatleri, yine başardım kalkmayı. kahvaltıdan sonra düştüm yola. en son arhaviden çıktığımı hatırlıyorum. hedef fındıklıydı ama dönüşü gözümün önünde kaçırdım. hani bazen olur ya basiretiniz bağlanmış gibi. yanından geçerken burası fındıklı dedim, boşver ilerden dönerim. fındıklı da birilerini görecektim, belediyeye gittim ama onların da rizeye gittiğini haber aldım, rizede olmama rağmen çok kötü bir çay içtim belediyede. tazelesinler mi diyen başkan yardımcısına eyvallah, yolcu yolunda gerek dedim. yine gelin bu defa bizi ziyarete dedi sağolsun genç başkan. onunla da lafladık o ara, çevre mühendisiymiş, ne güzel dedim aklımda başka birşey varken. arabaya döndüm. ardeşenden geçerken ayder yaylasının tabelasını gözüme kestirmiştim, bu havada çıkılırmı bilmem demişti teknisyen arkadaşlar ama gittiği yere kadar dedim. tepeye, ilk tesislerin olduğu yere kadar gittim hatasız ama bi o kadar çılgınca bir sürüşle. yolda bir ben vardım, başka kimin işi olurdu bu zamanda, bu havada. çektim arabayı kenara, abi çayın var mı dedim. içeriye geç diye daha iç bir mekan gösterdi. adamın biri- ki sonradan adının tamer, yaşının 42 ve bekar olduğunu öğrendiğim- oturuyordu. çayımı içerken karadenize geldiğimden beri ilk defa biriyle konuşmak istedim, bi şekilde laf attım ortaya. onda da açlık varmış konuştu yarım saatten fazla. beraber kalktık, o da aşağı inecekmiş, atarmısın beni dedi. yine çaya para vermedim. ben yine hocaydım, yine misafirdim, yine ben değildim. döndüm, odaya kapandım, yanımda götürüp okuyamadığım kitaptan iki saat okudum, iki saat uyumaya çalıştım, olmadı. yemek saati ve ardından oturma salonundaki aynı manzara teknisyenlerden ikisi-gececiler;sadık ve adnan- beni bekliyor. çay söylüyorlar, şoför gelince hocam makinayı öğrenmişsiniz, bi de görseydiniz dediler. nerde dedim, yakın mı? hocam burda, biz de gelir mi diye, teklif etsek mi diye utana sıkıla öylesine söylemiştik dediler. neden olmasın dedim; çayınız var mı? şoför arabayı kapıya getirdi, ben arkaya yönelirken birisi ön kapıyı açıp buyurun dedi. insanları sevindirmek bu kadar kolay mı dedim kendi kendime bir yandan da kendimi sorgularken. rizenin tüm elektriğinin yönetildiği trafo merkezinde karşıladılar beni. emin bey indiğimi arabadan indiğimi gördüğünde en az askerlik arkadaşını görmüş kadar sevindi, güldüm. klavuzunu okuduğum makinayı gördüm, resimler ölçülendirilmemişti, tahminimden büyükmüş. bana bi brifing verip bişeyler sordurlar, cevapladım, tavsiyelerde bulundum :). çay indiğimde konmuştu bile, oranın amiri de kapıda karşıladı beni, iki gündür anlattıkları 'ben'i görünce kendi kendine Allah Allah der gibi bir hali vardı, onun yaşına göre ben bir çocuktum ve anlatılanlara göre-anladığım kadarıyla- bir dev olmalıydım. baş köşeye oturtuldum ve amir tarafından merkez ve panolar hakkında yeni bir brifinge katılmış gibi birimin görevini ve altyapıyı anladım. sohbette memleket meselelerinin yanı sıra mühendislik bilgimin derinliklerine de inildi. yine TSI motoru anlattım, yine teiaşın toyotasından gelen sesleri anlamlandırmaya çalıştım. şoför dünkü yetersiz açıklamadan rahatsız olacak ki yine sordu; hocam yanlış anlamayın da ben niye geldiğinizi anlamadım. cevabım hazırdı aslında: ben de! ama yeri değildi, espiri yapar gibi gülümseyerek; 'manyalık' dedim. diğerleri güldü, şoför bozulur gibi oldu ama o sırada diğerleri de susmuş onunla aynı 'acaba' bakışıyla beni bekliyorlardı. anlamalarını beklemediğim için işin göründüğü gibi olmadığı şeklinde bir yalanla başladım. aslında ben makale ve kitap yazmak için ankaradan kaçmış, yazar edasıyla kafa dinyelecek mekanlar arıyordum. ilk etapta tam olarak yalan değildi. bu dediklerimin bir kısmını yapmıştım ama sinopta 4 gün sürmüştü. 2 uluslararası makale, 1 yurt içi makale tam olarak bitmiş 4 uluslararası makaleninse altyapısı ve şekilleri hazırlanmıştı ama 5. gün biraz daha uğraşının dışında başka bir icraatım yoktu. rize hakkatten manyaklıktı ama bunu söylemenin yeri değildi. adamların hayallerini de yıkmanın bir anlamı yoktu. çay bitti. hepsine tek tek teşekkür edip yine aynı uğurlama prosedürüyle öğretmenevindeki yatağıma döndüm, aynı taş gibi yastığa.

yine erken kalktım, kahvaltı ve yemekler dışında odadan çıkmadım. akşam yine aynı ekiple-ki onlar da işlerini bitirmiş benim gibi ertesi sabah ayrılacaktı- vatanı kurtardım. hatta birkaç el oyun oynadım. tabi herkes benim oyunumu ve tabirlerimi can kulağıyla dinlediği için pek zevk almadım, gerildim ama olsun. odaya döndüm ama kalorifer yanmıyordu. soğukta hep beraber oturduk, karanlık odaya sızan spot ışıkların altında.

9 comments:

sacidu said...

rize, anladığım kadarıyla, köy gibi bir yer ama insanları sıcak kanlı. sohbet edecek adam arıyorlar yana döne. seni de krallar gibi ağırlamışlar.

filmlerdeki gibi bir gezi oldu tuncay abi, çok canım çekti :)

tkscientist said...

film gibi olduğu kesin de benim yaptığımı deli yapmaz aslında, bu da biline.

rize güzel, direkt gidince yeşil biraz çarpabilir ama hepsi sağolsun. gösterilen saygı utandıracak boyutta.

yolun bi de rize amasya kısmı, sonra da ankara dönüşü var. devam edecek...

aliusta said...

sensin köy sacid efendi, laflarına dikkat et :p

hocam gelmiş, görmüş, yazmış işte, daha ne istiyorsun bizden, bırak yakamızı sacidu : D

hocam siz de hoş gelmiş-gitmişsiniz. haberimiz oldu buralara geleceğinizden (sacid söyledi :D) gittiğinizi böyle öğrenmek istemezdük, bi ince belli de biz ısmarlardık :)

çok uzun ve güzel yazmışsınız. çok beğendim. rizeyi böyle okumamıştım hiç :)

arkanızdan söyledim yüzünüze de söyleyeyim, bir mühendis bu kadar güzel yazmamalı :)

tkscientist said...

ustam, kısmet olursa bi dahaki sefere çayını içmek isterim. bi dahaki sefer diyorum çünkü bi daha gitmek lazım-mümkünse yazın, mümkünse birileriyle.

rizeyi de pek anlatmadım ama verdiğim insan örnekleri biçok şey için yeter sanırım. yoksa yaşamanın hiç kolay olmadığını ve insanla doğanın savaşını da anlatmak lazımdı. tabi bi de kıymetini bilmediğimiz güzelliklerimizi.

bu arada şımartma beni, sadece sallıyorum. çenem düşük ya, ondan. gerçi bi mühendisin niye güzel yazmaması gerektiğini de tam anlamış değilim ama vardır bi sebebin :)

sacid, üzme ustamı. ben fotoğraf çekmedim ama muhsinden güzel rize fotoğrafları olduğunu duydum. onlara bakmadın mı? :) gerçi ben de bakmadım ama yeni gördüm. şimdi etkiler.

blog kadar comment oldu, yeter :)

sacidu said...

"sacid, üzme ustamı. ben fotoğraf çekmedim ama muhsinden güzel rize fotoğrafları olduğunu duydum. onlara bakmadın mı? :) gerçi ben de bakmadım ama yeni gördüm. şimdi etkiler."

tuncay abi deminden beri ustamla tartışma halindeyiz ama neyi kastettiğini anlamış değiliz. güzel rize fotoğrafları muhsinden mi? rize fotoğrafları muhsinden daha mı güzel yoksa? bi de, bakmadığın şeyi nasıl gördün? bakmak ve görmek arasındaki nüansa mı dikkat çekmek istedin? niye tüm bunlar :))

tkscientist said...

ya bir iki noktalama işaretiyle eksik yazılmış bir cümle nelere kadir. durun, karmaşaya gerek yok. olay açık

muhsinin bu işle bi ilgisi yok, sadece elçi, ona zeval etmeyin :). aliusta'nın rizeli olduğunu ve (yanılmıyorsam) flickrda güzel fotoğrafları olduğunu söyledi. yani güzellikle muhsinin bir alakası yok-bu konu için :)

görmedim diye bahsi geçen 'şey' az önce bahsi geçen resimler. ama yeni gördüm den kasıt ta gerçeğini yeni gördüm, foto ya gerek yok henüz. görürsem belki özlerim, o etkiler

yanlış hesap bağdattan dönerdi ama sanırım bu devirde kaça kaça gelir. yeni açıklama bu kadar.

bu arada hayal gücünüze hayran kalmamak elde değil :) hele hele bakmakla görmek arasındaki fark konusuna bayıldım.

not: nüans kelimesini doğru kullananların azlığında teşekkürü hak ediyorsun sacidu. 'nüans farkı'nı fark etmek diyoruz biz buna :)

aliusta said...

hocam bir de "nüans fark ayrımı" var ki o tadından yenmiyor :)

aliusta said...

ve evet, ben rizeliyim, rizedeyim, güzel rize fotoğraflarım var (tevazu bi milyon :p)

tkscientist said...

güzel rize fotoğraflarım var demekle olmuyor, şahit olup şehadet etmek te lazım. gören olduğuna göre-bu mesafeden-bi yerlerde saklı olmalı, bilen var mı?