Monday, March 19, 2007

rize-amasya

akşam yağmurun başlamasından bilmeliydim. gökler yine ağlıyordu. rizeden yola çıktım, silecekleri çalıştırdım ve bir daha amasyaya kadar hiç durdurmadım desem yeridir. hadi rizedeki yağmuru anladık, vardığım her yerdeki damlalara ne demeli.

yolu hatırlıyorum şimdi desem yalan olur. hani vardığım yerde yazıyor olsaydım belki yolu anlatırdım ama sileceklere öyle dalmışım ki geçtiğim yerlerin çoğunu hatırlamıyorum. sadece varacağım noktayı ve aradaki büyük yerleşim yerlerini bildiğim için gözlerim de sadece o tabelaları gördü. tek hatırladığım şu meşhurlaştırdığım uzuuunnn tünel ve beni uyaran ışıklı tabelalar. şimdi ankarada söylüyorum, 2500 km'den fazla yaptım ama bu kadar ikna edici bir yol tabelasıyla karşılaşmadım. tünele yaklaşırken yol üstünde büyük ışıklı ve yazı yazan büyük uyarıcılardan vardı. birinde 'dikkat yağışlı ve kaygan yol' diyordu, tünele yaklaştığında uzaktan 80 km/s hız sınırı işaretleri de görülebiliyordu ve tünelden önceki son büyük ışıklı tabelada 'radarla hız kontrolü yapılmaktadır' yazıyordu. normal dedim, zaten hızlı gitmiyordum. tabela tam görüş alanıma girdiğinde yazı bir anda değişti 'hızınız 97 km/sa, lütfen yavaşlayın' ve hemen ardından yine 'radarla hız kontrolü yapılmaktadır' yazısı. bir lütfen bu kadar mı etkili olabilir! :)

amasyaya girişim bir ayrıydı. yaptığım uzun yola rağmen halen dinç kalabilmiştim, sanırım sabah kahvaltılarını kaçırmamış olmam işe yaramıştı. ordudaki engin tecrübelerim benim şehrin ilk binalarını gördüğümde yol tarifi sormamın gerekliliğine inandırmış olacak ki ilk gördüğüm gence yaklaştım:

b: s.a., öğretmenevine nasıl gidebilirim
y (yoldan geçici): abi o ilerde
b: ne kadar ilerde (sormuş oldum)
y: o baya ilerde, sen git
b: yani ne kadar, 1 km, 3 km. bi bankanın karşısında felan diye tarif et (ne akla hizmet böyle yol tarifi istiyorum ben da anlamadım. sanırım insanın basireti bağlanıyor, bırak adamı huzur bulsun)
y: abi 800-850 m (içimden dediğim 'yuhhh' un şiddetini duymanız imkansız. madem bu kadar kesin tarif verebiliyordun, ne bekledin)
b: sağolasın, ben ilerde bi daha sorayım. (adama biraz güvenmemiş gibi oldu ama ne yapayım)

peşin peşin söyleyim adamın tarifi yaklaşık 50 m hassasiyetle doğruydu. sağolsun ama hem güven vermedi hem de kök söktürdü. ben yine de başkasına sormuştum, kapının önüne kadar tarif etti, tam isabet. aradığımı bulmaya buldum ama cebe konan araba tasarlanmadığı sürece bu tip yerlerde park yeri sorunu hat safhada. bi köprü gibi yerden karşıya geçmeye geçtim ama trafiğin akışını anlayana kadar iki defa U yaptım, yani başladığım yere döndüm bile :)

geleceğim haber verilmişti zaten, hocamda gelecekti ama işleri çıkmış. telefonumun kapalı olacağını bildiği için-oysa ki ben kolay buluşalım diye açmıştım- beni aramak yerine öğretmenevi müdürünü aratmış. ben yanlışlık var diye bana oda ayırmamışsınız, başka bir yer verin şeklinde ifadeyle bi anahtar alıp uzakta bıraktığım arabadan aldığım laptop çantasını odaya koyup son 7 saattir içine birşey girmemiş midemi doldurmaya gittim. yine tek başıma bişeyler yedim. çok şükür yayla çorbası vardı, mercimek olsa kalsın diyecektim artık. öğretmenevine dönüşüm ayrı bir olay. odamın temizlenmesi için geri verdiğim anahtarı kayıp. görevli üstündedir diyor. beni tepem atıyor, laptop var nasıl olur diyorum. adam gamsız; 'bişey olmaz hocam' diyor. otomatik olarak öğretmen algılandığım kesin. anahtarı aramaya gönderiyorum, oraya buraya soruyor yok. bi telefon ediyor o sırada, müdür onu süit odaya yerleştirdik, genel müdür gelmiyor diyor. hadi canım, yoldadır diyorum-bi kısmını içimden- ve telefona sarılıyorum; haber doğru. görevli duruşunu değiştiriyor, artık öğretmen olan algım büyük ihtimalle daire başkanı ile danışman arası bişey oluyor. müdür bey de sizinle görüşmek istiyor, kendisi şu an yemekteymiş, geliyor hocam. ben bir odaya inip eşyaları yerleştireyim, 10-15 dk sonra gelirim diyorum ve dediğim gibi geliyorum. merdivenin son 6-7 basamağına geldiğimde-yukarı doğru- resepsiyondaki görevli ileri doğru bir bakış atıyor, işaret eder gibi. orada gördüğüm başka bir personel yanındaki adama yönelip kafasıyla beni işaret ediyor. mafya babasının mekana girişi ya da başka bir tarzda örnek vermek gerekirse polisin bara girişi gibi bir sahne-tabi amerikan filmlerindekilerden. adam bir anda ayaklanıp önünü ilikliyor ve sakallı, kot pantolonlu, başından şapka yeni çıktığı için bir kısmı havari, bir kısmı yapışmış saçları olan yorgun bir adama-bana- hoşgeldiniz diye gülümseyerek yaklaşıyor. ingilizlerin bir lafı var: 'it is not important what you know but who you know'. evet ben genel müdürü tanıyordum, hemen belli oluyor. çayım geliyor, sırlı, ince belli bardak ve tavşan kanı. oda size tahsis, yapacak başka birşey var mı gibi sağolunlarla peşini doldurduğum bir sürü cümle ve ardından müsadem istenerek ?! ayrılış ve odamda baş başa kaldığım yalnızlığım ve hala sokakta gezen gölgem. bilgisayarı açıyorum yazı yazmak için ve sağ alt köşedeki işaret burada internet var diye bağırıyor, kablosuz. gittiğimden beri kimseyi aramıyorum, sinop ve ordu da internet gördüm ama son 6 gündür ondan da bir haberim ve dünya ile temasımı yeniden açıyorum, yeniden açıyorum ve dünyam aldığım haberlerle yeniden başıma geçiyor. o an buradan o kadar uzakta, bacakları titreyecek kadar yorgun ve göz kapakları arasına kibrit çöpü sıkıştırmadan durmayacak kadar uykusuz olan dünyada kapladığım hacmim bir anda bulunduğum süit-büyük anlamında- odanın içinde hapsoluyor. parmaklarım, ellerim, gözlerim ve kalan duyulu ve duyusuz organlaırım özelliklerini kaybediyor ve dilimle dudaklarım saatin biraz daha hızlı ilerlemesi için yalvarıyor. zamanla olan savaşım hiç bitmiyor. sabah sanki hiç olmayacak gibi ama sabaha karşı sızıp kaldığım yerden telefonun kurulmuş saatiyle fırlıyorum. hazırlanıyorum ama saat resepsiyon görevlilerinin gelmeyeceği kadar erken. yine saate bakıyorum ve ad konulmamış saniye kadranına hadi oğlum, ha gayret şeklinde gaza getirici cümleler kuruyorum. nafile!

No comments: